ramazan kaya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ramazan kaya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

03 Ağustos 2018

Post-Anarşizmin Sırt Çantasındaki Deleuze

“Anarşi ve birlik tek ve aynı şeydir, Bir’in birliği değil, kendinin yalnızca çokluk olduğunu söyleyen daha tuhaf bir birlik.”
                                                             Gilles Deleuze & Félix Guattari, Mille Plateaux
Kojin Karatani, kayda değer Transkritik kitabının “Marx ve Anarşistler” bölümünün bir dipnotunda “Deleuze günümüzün estetikleştirilmiş anarşistlerinin sevgilisi haline geldi. Deleuzecülerin çoğunluğu, Deleuze’ün verdiği son mülakatta kendisini “tamamen Marksist” olarak gördüğünü söylemesini göz ardı ediyor ve neticede Bergsonculuğa doğru çekiliyorlar” diyor, diğer taraftan “Deleuze’ün çalışmaları anarşizm olarak okunabilir” iddiasında bulunuyor.[1] Ayrıca Karatani, “estetikleştirilmiş anarşistler” tabiriyle tam olarak neyi kastettiğini maalesef açıklamıyor. Ancak teslim edilmesi gereken bir hakikat varsa o da Deleuze’ün Post-Anarşizm veya Postyapısalcı-Anarşizm olarak bilinen 21.yüzyıl anarşizminin birçok yorumuna kullanışlı kavramsal araçlar sunduğu ve anarşistlerin sırt çantalarında gezdirdikleri bir filozof haline geldiğidir. Deleuze’ün kendisini Marksist olarak tanımlaması veya Marksist analiz kategorilerinden yararlanmış olması felsefesinin anarşizan bir okumaya engel teşkil etmediğini hatta külliyatında göçebe kelimesinin geçtiği yerlere anarşist kelimesini yazmamız durumunda hiçbir anlam değişikliğinin olmayacağını rahatlıkla söyleyebiliriz. Devlet, kapitalizm, hiyerarşi, sınıf, diyalektik, felsefe, özcülük ve kimlik olgularına yönelttiği eleştirileri hesaba kattığımızda çağdaş anarşist fikirlerle oluşturduğu upuygun örtüşmelerin “Tarihi Marksizm”le olan örtüşmeden çok daha yoğun ve derin olduğunu belirtmek malumun ilanı olacaktır. Deleuze ve Guattari’nin çalışması, bir devlet-olmayan, bir otorite-olmayan, bir genel-olmayan düşünce deneyidir. Deleuze ve Guattari’ye göre felsefenin görevi, düşünceyi, şimdiye kadar hizmetinde olduğu otoriter devlet kategorilerinden kurtarmaktır. Michel Foucault’un: “Gün gelecek, bu yüzyıl belki de Deleuzecü bir yüzyıl olarak hatırlanacaktır” kehaneti bir nevi tutmuş görünmektedir.  21.yüzyılda dünya radikal siyasetini oluşturan yelpazenin göbeğinde veya kıyısında yer alan siyasal hareketlerin ve öznelerin önemli bir bölümünün Deleuze’ün felsefesiyle ideolojik rabıtalar oluşturduğunu ve onun fikriyatının açtığı patikaların yeniden keşfedildiğini söyleyebiliriz. Üstelik Deleuze, hiçbir ideolojinin tekelinde tutmaya kudretinin yetmediği bir filozoftur, bir Deleuze yerine farklı Deleuze okumaları olduğu, hiçbir Deleuze okumasının onu tüketemediği ortak bir kabuldür. Günümüzde post-anarşizm, otonom marksizm, feminizm, Queer teoriler, post-kolonyal kuramlar, azınlık edebiyatları, alternatif sinema kuramları gibi bir dizi düşünce, sanat, kültür ve siyaset geleneği Deleuze’ün kavramlarından, düşünce yönteminden yararlanmaktadır. Belki Deleuzecü bir siyaset yoktur ama Deleuzyen bir direniş modeli, bir “devrimci-oluş” çizgisi vardır. Post-anarşizm açısından postyapısalcı teorinin politik önemi modernliğin birliklerine, bütünlüklerine, özcü kategorilere, akılcı hakikate ve bunların bağlandığı tahakküm pratiklerine karşı bir ya da bir dizi direnme stratejisi olmasıdır.[2] Post-anarşizm “klasik anarşizm”in eşitlikçi ve özgürlükçü ufkunu, oluş, anti-hümanizm, minör politika, meta anlatılara karşı güvensizlik, çokluk, farkın olumlanması, rizomatik düşünce, göçebe savaş makinesi gibi postyapısalcı argümanlarla zenginleştirmiştir. Anarşizmin günümüzde belki de en güzel tanımını Daniel Colson yapmıştır: “Anarşizm ne ideolojik bir programdır, ne de genellikle negatif, zaman içerisinde yeni konu başlıklarıyla, ahlaki ve davranışsal yasaklarla zenginleşen bir talep kataloğudur. Anarşizm, tahakkümün zincirlerini, bir başka olasılığı, bir başka dünya bileşimini daha iyi olumlamak için bu kopuşun hareketi içinde isyan yoluyla parçalayan olumsal bir güçtür.”[3]Post-anarşizmi teorileştiren düşünürlerden “Todd May temelde Deleuze, Foucault ve Lyotard’ın düşüncelerini Kropotkin ve Bakunin’in düşünceleriyle karşılaştırır, çok az Emma Goldman’a, Colin Ward’a ve Bookchin’e referans verir. Saul Newman resme Lacan, Stirner ve Derrida’yı ekler ve özellikle Lacan ve Stirner’in altını çizer. Lewis Call biraz daha genişletir çerçeveyi bir matris tanımlar, Nietzsche’den Baudrillard’a uzanan bir postmodern matris. Hemen hemen aynı klasik anarşist düşünürlere referans verir ve kısmen Chomsky ile Bookchin’i de ekler.”[4] Postyapısalcı düşünürler içinde direnişi en çok olumlayan ve somut bir direniş figürü öneren kişinin Deleuze olduğunu vurgulamakta fayda vardır. Deleuze için felsefenin ve bazı kavramlar setinin değeri yaşamı onaylayıp onaylamadıklarına, “yararlı” olup olmadıklarına ve “iş” görüp görmediklerine göre değerlendirilmelidir. “Deleuze ve Guattari, öz karşısında üretim ve iktidara; hareketsizlik karşısında akışa ve oluşa; yer karşısında farklılık, çoğulculuk ve diyalektik antagonizmaya vurgu yapan bir çözümleme aracılığıyla”[5] direniş figürünü somutlaştırırlar. Deleuze ile post-anarşizm siyaseti arasındaki düşünsel alışverişe ve bağlantı hatlarına geçmeden önce post-anarşizmin günümüzdeki mücadeleler içinde zuhur eden özelliklerine ve kendisini tanımlayan farklarına daha yakından bakmak gerekmektedir.
Kanunlara ve Kanonlara Karşı Bir Nümayiş: Post-Anarşizm
“Devleti ve diğer yerleşik düzenleri en çok tehdit eden eylem, başka bir hiyer(arşik) yapı kurmayı reddeden eylemdir, kendisinin kodlanmasına izin vermeyen eylemdir.“
                                                              Rolando Perez, An(arşi) ve Şizoanaliz
1999’da Seattle’da Dünya Ticaret Örgütü’nü protesto etmekle başlayan ve günümüze kadar devam eden küresel anti-kapitalist hareket, temsile, partilere, liderlere, sendikalara ve hiçbir merkezi siyasal özneye dayanmayan anti-otoriter bir siyasetin mümkün olduğunu gösteren yollar ve yordamlar keşfetti. SSCB’nin çöküşü ve ortaya çıkan küreselleşme karşıtı hareket Marksizmin ana akım sol içindeki dominant pozisyonunu ve oynadığı majör rolü sarsmış görünmektedir. Küreselleşme karşıtı hareketin yükselişi anarşizmi de canlandırdı, anarşizmi “ölünün ardından yazılmış ağıt havası” olmaktan kurtardı. İspanya 1939 tarihini anarşizmin ölüm tarihi ilan eden anarşist kanonlara rağmen anarşizm 1960’larda yeni toplumsal hareketler içinde yerini aldı ve bütün toplumsal hareketlerin anti-otoriter bir siyasal yönelim kazanmasında önemli bir rol oynadı. 2000’lerden itibaren gelişen toplumsal hareketler içinde en örgütlü, en dinamik haliyle sahne alan anarşizm, küreselleşme karşıtı hareketin kelebek etkisi yaratan isyan öznesi olmayı başardı. “Geçmiş on yılda, anarşizmin, küresel bir toplumsal hareket olarak, 1930’lardan beri görülmemiş bir birlik ve çeşitlilik seviyesinde ve ölçeğinde tam bir canlanışını yaşadık.”[6] Anarşizm, açık-uçlu deneysel yaklaşımıyla, hiyerarşi karşıtı yatay örgütlenme modeliyle, her türlü temsiliyeti reddetmesiyle, doğrudan eyleme olan bağlılığıyla, etiğe yaptığı vurguyla, evrensel ile tikel olanı birleştiren esnekliğiyle, “devlet gibi görmenin”[7] her biçimiyle hesaplaşan minör bakışıyla anti-kapitalist mücadele şebekelerinin ruhu ve esin kaynağı olmayı başarmış görünmektedir. Todd May, günümüzdeki hareketleri niteleyen özellikleri şöyle sıralar: “İndirgenemez mücadeleler, yerel politikalar ve ittifaklar, etik bir yönseme, özcü düşünüşe karşı bir direniş.”[8] Günümüzde devletlerin ve çokuluslu şirketlerin sömürüsüne, tahakkümüne ve dışlamasına maruz kalan çokluk’un oluşturduğu “kurucu karşılaşmalar”, Dünya Ticaret Örgütü’nün zirve toplantılarını protesto etme hareketinde, Occupy (İşgal Et) eylemlerinde, Tahrir Meydanı’nda, Brezilya’da ve Gezi Parkı’nda çağdaş anti-kapitalist hareketin örgütlenme modelinin ve siyaset yapma tarzının ne olması gerektiğini herkese göstermiştir. Bu yeni anarşizm birbiriyle kesişen ve indirgenemez yerel mücadeleleriyle, temsiliyete karşı uyanıklığıyla, siyasal, ekonomik ve kültürel sorunları birleştiren gündemiyle, bir ağ halinde işleyen anti-hiyerarşik örgütlenme modeliyle, devletin ve kapitalizmin çatlaklarında “geçici otonom bölgeler” inşa etme yaratıcılığıyla dünyayı değiştirmeye tutkuyla talip olmuştur. Anarşizmin ne sözünden çıkılamaz büyük teorisyenleri vardır ne de yaptıklarını veya söylediklerini “ihanet” sayacak bir politbürosu. Anarşizm açısından hiçbir tarihi gelenek arkadan sürüklenecek bir pranga değildir, bu da anarşizmin farklı düşünce çizgileriyle melezleşmesini kolaylaştıran, farklı düşünce öbekleriyle bağlar örmesinin önünü açan en önemli avantajıdır. Bu yüzden birçok anarşist tarihçinin ve anarşist kuramcının vurguladığı gibi bir tek anarşizm yoktur, anarşizmler vardır.
Stratejik Siyaset Felsefesine Karşı Taktik Felsefe
“Bırakın binlerce hayat, sanat, dayanışma ve eylem makinesi eski örgütlerin ahmak ve katı kibrini önüne katıp süpürsün.“
                                    Félix Guattari & Antonio Negri, Bizim Gibi Komünistler
Post-anarşizmin temel çabası postyapısalcı eleştiri aracılığıyla özcü güvenceleri olmayan bir direniş politikasının mümkün olduğunu göstermektir. Todd May, post-anarşizmi bir “taktik düşünce” olarak değerlendirir, onu stratejik siyaset felsefesinden ayrışan farklarıyla tanımlar ve geçen yüzyıl boyunca stratejik düşünceye Marksizmin hâkim olduğunu vurgular. Stratejik siyaset felsefesi, tek bir hedefe odaklanmış üniter bir çözümlemedir. Bütün eşitsizlikleri ve adaletsizlikleri önceleyen temel bir çelişkiye dayanır. Bu temel çelişki veya sorunun çözülmesi durumunda merkezi çelişkinin türevi olan eşitsizliklerin ve adaletsizliklerin de çözüme kavuşacağını öngörmektedir. [9] Postyapısalcı teorilerle anarşizmin en berrak ortak noktası her türlü temsili siyasal müdahaleyi reddetmeleridir. Anarşizme göre herkes kendi mücadelesinin öznesi olmaya karar verdiğinde kimse temsil edilmeye ihtiyaç duymayacaktır. Anarşizm temsili demokrasinin ve parti siyasetinin karşısına her zaman doğrudan demokrasiyi ve doğrudan eylemi çıkarmıştır. Politik literatürde “yeni toplumsal hareketler olarak adlandırılan ve 1968 ile sonrası dönemin toplumsal mücadelelerini anlatan bakış açısı, sınıf ve iktidar mücadelesinin öncülüğünü temel almaz. Bunun yerine mikro konulara, parçalı mücadelelere, kişisel anlatı ve deneyimlerin önemine, gündelik hayat pratiklerine daha çok önem atfeder. Toplumsal çatışmanın sadece üretim ilişkileri ekseninde değil, devlet aygıtının farklı uygulamaları ile hayata geçen