Ben de şu dünyaya geldim giderim
Kalsın benim davam divana kalsın
Muhammet Ali'dir benim vekilim
Kalsın benim davam divana kalsın
Yorulan yorulsun ben yorulmazam
Derviş makamından ben ayrılmazam
Dünya kadısından ben sorulmazam
Kalsın benim davam divana kalsın
Ben de vekil ettim bar-i hudamı
O da kulu gibi zulüm ede mi
Orda söyletirler bir bir adamı
Kalsın benim davam divana kalsın
Dolanıp çevrilip birgün gelirsin
Ettiğin işlere pişman olursun
Orda da mı Hızır Paşa olursun
Kalsın benim davam divana kalsın
Mümin müslim döşürür de cem olur
Anda sınık yaralara em olur
Kara taş erir de safi mum olur
Kalsın benim davam divana kalsın
Pir Sultan Abdal'ım dünya fânidir
Giden adil beyler gelen ihvandır
Kırkların divanı ulu divandır
Kalsın benim davam divana kalsın
YABAN'CI
"geçme namert köprüsünden ko aparsın su seni"
17 Mayıs 2025
divana kalsın
demedim mi
Güzel aşık cevrimizi
Çekemezsin demedim mi
Bu bir rıza lokmasıdır
Yiyemezsin demedim mi
Yemeyenler kalır naçar
Gözlerinden kanlar saçar
Bu bir demdir gelir geçer
Duyamazsın demedim mi
Çıkalım meydan yerine
Gidelim Ali seyrine
Canı başı Hak yoluna
Koyamazsın demedim mi
Pir Sultan Ali şahımız
Hakka ulaşır rahımız
Oniki imam penahımız
Uyamazsın demedim mi
01 Şubat 2025
Gül Abus Semerci'nin Bir Şiiri Üzerine, Mehmet İşten
Dışarıdan İyiyiz ama İçimizdeki
Sıkıntılar Büyük
Gül
Abus Semerci’nin ilk şiir kitabı ama ilk kitabı değil, daha önce öyküleri
var. Özellikle Pisuvar Tedirginliği
adlı kitabı epey yankı bulmuştu. Kendisi okullu bir senarist öte yandan,
yazdığı senaryolar dizi ya da film olarak çekildi.
Çok genç yaşlarından itibaren edebiyatın içinde ama bildiğim
kadarıyla aktif sahadan epeydir
uzaktaydı. En azından ben dergilerde rastlamıyordum. Gerçi senaryo yazarlığı
yapıyordu ama edebiyat sahasında görünmüyordu. Sonra, bir yıl kadar önce benim
de şiirlerimi yayınladığım Natama dergisinde şiiriyle karşılaşınca çok
sevinmiştim. Hem de ne şiir!..
Dışarıdan İyiyiz ama
İçimizdeki Sıkıntılar Büyük’tü şiirin adı. O şiir vesilesiyle ayaküstü Enis
Akın, Gül ve ben konuşmuştuk, Enis iyi şiiri yüz metreden tanır. Gül’ün
kitabını basmak istediğini ima eden bir iki cümle de kurmuştu o ara. İyi ki her
şey böyle olmuş. Edebiyatımızda özgünlüğü apaçık bir şair olarak tanıştık
kendisiyle.
Bizi, toplumu yalan söylerken yakalayan şiirler.
Kitabın adı neden bu? Kim bu “biz” dediği yani kim bu
“dışarıdan iyi olup içindeki sıkıntılar büyük olan” diye düşündüğümüzde ad kendi
başına da bazı imalar taşıyor ve şiirlere girince anlam kazanacak olan şeyi
adıyla da sezdiriyor. Bu bir beyaz türk
insanıdır. Muhtemelen plaza insanı, bir ‘beyaz türk ailesi’ dışarıdan iyi olup
içindeki sıkıntılar büyük olan…
Kitapta on bir şiir var. İlla bir çerçeve kurmak gerekirse
Gül Abus’un şiirleri, toplumu, bizi, kendimizi tam da yalan söylerken yakalayan
şiirler. Aynı zamanda kadın olmanın şiirleri. Bu meselelere yaklaşırken de
kendini de hariç tutmadan daima dürüst kalabiliyor şair; en söylenemez, en
itiraf edilemez zannedileni söylüyor, bazen dümdüz ve bütün çıplaklığı ile
bazen ironik bir dille.
şiir
yazan bir ev kadının ahlakı
Pazar günleri şiir yazarım
Kocam ve biri kız, diğeri oğlan iki
çocuğumla yaptığım
Pazar
kahvaltılarını sevmem,
Çocuğum bırakma o parçayı demekten,
kocamın çayının
bitip bitmediğini kollamaktan yorulurum.
Yüzüme yapıştırdığım şefkatli, güler yüzlü
anne
suratını arkamı döndüğüm anda çıkarırım.
Bir
elimin baş parmağıyla şu üçünün başını
ezmek
isterim. En küçüğünün canı acır. Onu en
alta
koymak istemem.*
*Şiir Yazan Bir Kadının Ahlakı, Dışarıdan İyiyiz ama İçimizdeki
Sıkıntılar Büyük, Natama Yayınları Syf.7
Kitaptaki ilk şiir olan şiir yazan bir ev kadınının
ahlakı’ında herkesin bir çeşidini sergilemek zorunda kaldığı toplumsal
roller içinden biri olarak kadınlık ve annelik hâlleri nedeniyle daralmış bir
kadın portresi var. Edebiyat bu yüzden de güzeldir. Gerçek hayatta ancak
aklımızdan geçirebileceğimiz, kimsenin yüzüne söyleyemeyeceğimiz o şeyleri
söyleme şansı buluruz. Bütün o Sait Faiklerin, Selim İlerilerin, Kafkaların,
Oğuz Atayların filan yazdıklarını karşılarındakilere çat çat söylediklerini bir
an hayal ediyorum da…
İyi şiir
başka bir şey, hakiki şiir başka bir şey bana kalırsa. Çok temel bazı
hakikatlere, sorunlara, problematiklere hiç dokunmadan yazılmış iyi şiirler de okudum
ama hakiki şiir işin diğer boyutunu öne alıyor, yani bize hakiki bir şeyler
söylüyor. Şiir yazan bir ev kadınının
ahlakı tam öyle bir şiir.
kahvaltı
yalnızca yenilen bir şeyler değildir
Şair “pazar kahvaltısı”ndan saldırıyor, çünkü pazar kahvaltısı adeta bir simge. İzlediğimiz filmlerden biliyoruz en azından; kahvaltı, özellikle de pazar kahvaltısı bir kent insanı ayinidir. Neden öyle? Çünkü kent ailesinde sabah çok erken kalkılır, herkesin koşturacağı yerler vardır, günlerden pazar değilse. Çocuklar okula gidecektir; baba bütün o şık kıyafeti, çantası ile ‘şirkete’. Nedense hep şirkete... Bu tablo Amerikan filmlerinden. En azından benim belleğimde baba hep şirkete gider; bir otobüs şoförü, bir işçi, bir gişe memuru ya da bir kafe işletmecisi yoktur! Vardır tabii öyle filmler de ama şablonlar çok kullanışlı olduğundan mıdır nedir, özellikle film başlarında mutlu bir beyaz yakalı, orta sınıf aile tablosu oluşturmak istiyorsanız filmde biraz sonra yaşanacak krizden önce muhakkak bir kahvaltı sahnesi koyarsınız, kullanışlıdır çünkü. Tabii babayı kapıda ailece öpme ritüeli atlanmaz ve baba arabasına binip gider. Bu arada ev ‘müstakildir’, kapı önüne çıktıklarında anlarız, bahçesi olan müstakil bir ev! Ne saadet… Anne? O filmlerde, en azından birazcık tarihi eski olanlarda anne çalışmıyordur, çünkü baba çalışıyordur. Anne ise kendi arabasıyla çocukları okula bırakır ya da çocuklar servise bininceye kadar
arkalarından bakar; sonra ev, bütün gün onundur. Ev işleri için yardımcı biri gelecektir, anne de birtakım dergileri karıştıracak, arkadaşlarıyla telefonlaşacaktır. Daha modern filmlerde anne arabasıyla çocukları okula bıraktıktan sonra kendi ‘şirket’ine gider. İşte pazar kahvaltısı, bu koşuşturmacalı ‘hafta içi’nin intikamıdır adeta. Hayatımız aslında hiç de fena değil demektir, hatta bayağı iyi yaşıyoruz ve mutlu bir aileyiz. İyi ki böyle bir aileye sahibim. Soru 1: Herkes nasıl çok kolay araba sahibi oluyor ya da biz neden o kadar kolay olamıyoruz? Soru 2: Krizin bozacağı mutlu rutin için neden pazar kahvaltısı seçiliyor? 1. soruyu geçiyorum. Alakasız oldu ama sormadan geçmek istemedim. 2. sorunun cevabı ise şu: Mutlu bir aile tablosu için kahvaltı mükemmeldir. Bir kere bulvar gazetelerindeki mutlu yaşam sayfalarında kahvaltının bizatihi kendisi ‘mutluluk verici’ olarak tanımlanıyor. Ayrıca mükemmel geçecek bir gün bu. Böyle başlayan bir gün nasıl kötü geçsin?.. Herkes bir arada, herkes kendi rolünü hayata taşıyor; şakalar, takılmalar, kızıyormuş gibi yapmalar filan… Acelemiz yok üstelik, derslerin ve işlerin canı cehenneme diyebiliriz bugünlük! Böyle bir başlangıç biraz sonra çocuklardan birine çarpacak arabanın yaratacağı facia duygusunun etkisini artıracak ya da kadını beklenmedik şekilde arayan çok eski sevgili, izleyenleri birtakım duygu durumlarına sokacak. Ama şimdi kahvaltı ediyoruz, biraz sonra başımıza gelecekleri ya da yan sokakta birilerinin başına zaten gelmekte olanları bilmeden mutluyuz. İşte pazar kahvaltısı budur.
Gül Abus, bize bütün bunları bilen bir anne ‘olarak’
kararlı bir şekilde mırıldanıyor: Pazar
kahvaltılarını sevmem!
evden
uzaklaşmak
Anne
olmaktan da mutsuz mu tam bilemiyoruz ama anne rolünü oynamaktan kesinlikle
mutsuz. ‘yüzüne yapıştırdığı şefkatli güler yüzlü anne suratı’nı hemen
çıkarıyor zira. Sadece anneyi değil kadın, koca, çocuk, şair oluş gibi bütün
toplumsal rolleri de kılıçtan geçirmeden bırakmıyor. Artık pazar kahvaltısı
sadece yenilen bir şeyler değil, yapılan ve yapılamayan bir şeyler de çünkü.
İçine sıkışılan cendere. Anne olmak demek -tabii baba olmak da-; yanı başınızda
gürül gürül bir hayat akarken “çocuklarımı çok seviyorum” demek, “baksana şunun
tatlılığına” demek, canın yana yana herkes şahane bir ortama giderken evde
oturmak demek, tasarruf ve geleceği düşünmek demek. Gül yalan söylemiyor, pazar
kahvaltılarını sevmiyor işte!.. Olumlu, pozitif, ideal anne olmayı sevmiyor,
buna inanmıyor, bu sahte bir kurgu ama çocuklar için en doğrusunun bu olduğuna
inanıyor ve onları seviyor. Bir yandan o üçünün başını baş parmağı ile ezmek
isterken öte yandan en küçüğünün en altta kalmasını istemiyor!.. Ellerinde
yaralar çıkıyor bütün bu karşıtlıklardan ve stresten.
Gül Abus bütün bunları söylerken şiirin
biçimini filan umursamıyor. Bazı yerleri düzyazı bir şiir denebilir mi? Ama
bana kalırsa o “gördüğü şey”in, içini yakan o şeyin bizim de içimizi yakmasını
umuyor sadece. Belki o da değil, sadece o ağırlığı tek başına taşıyamıyor,
söyleyerek hafifletiyor. Biçiminden ona ne! Şiirin sonunda da söylediği gibi: Yoksa ellerindeki yaralar geçmez!..
Şiirin sesiymiş, dize kuruluşlarıymış, çarpıcı imgelermiş… çok da umuru değil.
Büyük şair olmak, şair olarak tanınmak filan değil derdi, şiir yazarken kendini
ifade edebiliyor, sahiden kendi olmaktan söz ediyorum. İnsanın kendini ifade
edebiliyor oluşu, ne kadar klişe bir söz hâline geldi, kof. Ama bu klişe
bariyerini aşabilirseniz bir insanın kendini gerçekten ifade edebileceği bir
alan bulması çok az rastlanır ve çok inanılmaz bir şey… Gündelik hayatta hiç
olamayacak bir şey bu! O yüzden bulduğu bu imkânı dürüstçe kullanıyor Gül Abus.
Yani şöyle imge, böyle söyleyişten önce kendini ifade etmek. Ama doğal bir dilinin
olmasını önemsiyor, iri laflar söylüyormuş gibi görünmek istemiyor. En ağırını
söylerken bile sanki öyle bir söyleyip geçiyor, göze sokmuyor:
Bugün de bir Pazar.
Bir Pazar Kahvaltısı olmamıştır ki;
hır gür çıkmasın.
Bir Pazar Kahvaltısı olmamıştır ki;
ben arkasından şiir
yazmayayım.
Pazar Kahvaltısından sonra ellerimde
yara çıkar.
Ama yazarım.
Çocuklarını günlerden pazar olduğu için
okula değil kursa uğurladıktan sonra ev ona ait. Sigara içebiliyor artık. Balkona
çıkıyor mu? Sanmam. Sonra bir kafeye gidiyor.
Şiir mutlaka yazarım.
Mesela şimdi bir şiir yazıyorum.
Elim yara içinde ama yazıyorum.
En pahalı sigarayı alırım.
En güzel yüzüğümü parmağıma takarım
Kızla oğlan kursta.
Daha önce dinlemediğim türden
müziklerin çaldığı bu
kafeye gelirim.
Ben bu
kafeye gidişte, gidişlerde ya da kuaföre ya da müzeye… kadın oluştan birazcık
olsun uzaklaşabilme arzusu görüyorum. Herkes gibi bir insan olma, birtakım boş
ya da dolu işler yapma, böyle herkes gibi bir özgürlük ve konfor alanına sahip
olduğunu hissetme arzusu. Bu, evde olamayacak bir şey, kadınlar için. Erkekler
için ev daha iyi. Kadın kafeye bunun için gidiyor. Sahibi, sorumlusu,
yetkilisi, hizmetçisi, annesi olmadığı bir mekânda olmak…
Genellikle kadınların kıyısında otururum.
Korkarım kocamı aldatmaktan
Bir güzel bakışa tav olurum sanırım
Bacağım baldırım açılır, örtmekle
uğraşmam
O denli yazarım
Aklıma ne gelirse.
Vallahi aldırmam, billahi aldırmam
Pazar sabahları şiir yazmak isteyen
kadınlar, birbirine
yakın masalar bulur
burada.
Ne de olsa evliyiz.
Ne de olsa bedbaht hayatlarımızdaki
çıkmayan lekelere
nüfuz etmek
isteriz.
Ne de olsa ellerimiz yara
Yüzümüz çok güzel
ne de olsa Pazar günleri şairiz
hepimiz.
Pazar kahvaltısından sonra buraya
geliriz, bir kahve içeriz
Yazıyor.
Diğer bazı yazmak isteyen kadınlar da onun gibi yapıyor. Kadınlara yakın masalara
oturuyorlar. Aksi takdirde mazallah kafede yalnız bir kadın! Aranıyor mu?
Tanışabilir miyiz? Bana mı bakıyor? Yedi beni yedi… Ama kendine de çok
güvenmiyor; çünkü biliyor, “o” yaşıyor içinde bir yerlerde bütün bu aile
martavallarına rağmen. Anne olmak ve eş olmaktan da önce bir dişi oluşu var,
ona karşı temkinli.
Yazıyor,
başka hiçbir şeyle ilgilenmeden. Yazarken anlatabiliyor kendini. Bu bir cesaret
meselesi değil, yani insanlara konuşurken de kendini anlatmak, bir cesur olup
olamama meselesi değil. Bu olmak ya da olmamak meselesi, biliyor. Olanaksız da.
Bütün bu gündelik hayat içerisinde kim neyi anlayabilir?
Yukarıda bir yerlerde demiştim, koca koca
hakikatleri küçük ve önemsizmişlercesine söylüyor Gül Abus. Ne söylemek
istiyor? Tıpkı sizin yaptığınız gibi mi? Aynısı kaynımın başına geldi. Yok daha
neler…
şiirde
kendi olmak
Bu o
denli yazış, bir tür trans hâli, kendinden geçme, kendini bulma, kendini
ifade edebilme sevinci; dili bulabilme, oluyor galiba diyebilme, dünyevi
şeyleri umursamayacak kadar mutlu olma bu ifade edişten; bakışları, kuralları,
istekleri, kıvamlı kıvamsız yürümeleri umursamayabilme…
Kendisi gibi
hisseden kadınlar da var. Kendisine biçilen rollerden bir süreliğine de olsa
uzaklaşmanın iyi geleceğini duyumsayan kadınlar. Yani aslında o kafede şiir yazan kadınların
bazıları sahilde yürüyor, bazıları başka bir kafede arkadaşlarıyla, sergide
şiir yazmaya çalışıyor. Hepsi güzel bir ruha sahip ama kadınlık onları değiştiriyor, zorluyor, örseliyor, eksiltiyor, bozuyor belki…
Pazar kahvaltısından sonra buraya
geliriz, bir kahve içeriz.
Masamızın kenarındaki lekeyi sileriz
Evde leke çıkardığın yetmedi mi?
Ama kadınlık
kolay kurtulunulabilen bir şey değil, içe sinmiş yanları var, kendini yakalıyor
kadınlar bu içselleştirmede.
Şiirde benim tanımadığım birtakım tv
karakterleri de var, muhakkak önemlidir. Yavşak sesli bir adam, dekolte giyinen
Şebnem Hanım. Şebnem Hanım, memelerini salıyor. Titretiyor demek mi, hoplatıyor
mu?
Bu sahne şiirdeki öznenin (burada şairin
demek olmaz artık), kocasını arzulamasına neden oluyor, canı çekiyor.
Bayağı bayağı didişiyor Şebnem Hanım’la
şair. Yok efendim şiir yazsınmış, o
yazsın şiirdeki özne memelerini salsınmış…
Bilinçakışı
tekniğini kurmacalar için çok söz konusu ediyorlar ama ben epeydir çeşitli
şiirlerde de görüyorum. Sanırım burada da böyle bir şey var. Bir pazar günü
kafeye kendi oluşa giden bir kadının aklındaki çekirgelerin zıplayışları…
Beyine gem vurulamıyor, türlü şeyler düşünüyor, elbette gündelik gerçeğin
zihnimizi meşgul etmesinden kaçamıyoruz. Neyin nasıl bir iz bırakacağını ve
insan zihninde neye dönüşeceğini kim bilebilir?.. Belli ki bu TV karakteri ve
programı erotik birtakım çağrışımlarla türlü düşüncelere dönüşüyor onda.
Söyleyeceklerim bundan ibaret
Ay İsmail bunları duysa beni hiç
tanıyamaz
“Ne ayaksın kız sen” der
Yatırır siker
Acıklı bir
şeyler seziyorum bir yandan. Erotik, pornografik, tahrik edici tamam ama acıklı
ne? Acıklı olan şu: Sevilen, âşık olunan belki, karısı olunan bir adam var ve
1- İsmail hiç şiir okumuyor, buna güveniyor, bu yazdıklarımı göremez nasıl
olsa… 2- Diyelim okusa, onu tanıyamıyor, yani aslında onu hiç tanımamış. 3-
Demek kadın kendini hiç ortaya koy(a)mıyor, hep bir “şey” gösteriyor onlara,
eşine, çocuklarına… Her evde olduğu gibi. Acıklı olan bu, evet. 4- İsmail,
tanıyamaz onu ama yatırır, siker. 5-
Neden? Çünkü erkektir. Aslında o da bundan hoşlanır, hoşlanıyor. Şiirin
ortalarında, Şebnem Hanım mevzuunda canı çekmişti hatırlarsak.
Oysa kocamın iyi huylu karısıyım ben.
Çocuklarımın kıvrılıp göbeğinin üzerinde uyudukları canım
anneleriyim
Yalan söylüyorlar ama ne yapsınlar,
böyle olmak zorundalar.
Güzel annem demezlerseeee!
Annem süper demezlerseeee!
Biricik karım diye methetmezse kocam beni!
UTANIRLAR!
Ayıplar
toplum onları
İşte
böyle yuvarlanıp gidiyoruz
Pazar
kahvaltısından sonra ben bunları yazayım diye.
Yoksa
ellerimdeki yaralar geçmez ölürüm!
1.dize tuhaf bir karmaşa oluşturuyor bende ne demek istediğine dair. Üstteki
bölümde İsmail’in söz konusu edilen eyleminin bir arzu olduğuna dair, belki
istediği ve kendini dışlaştıracağı kadar hakiki bir cinselliğin olamayışını
anlatıyor evlerde. Çoğu insana “samimiyetin, hakikiliğin bu kadarı da fazla”
dedirtiyor şiir. Pes! Şair ya da doktor ya da reklamcı… Hiçbir anne, hiçbir eş
yazdıklarında bir tür otosansür uygulamadan yapamaz diye düşünüyor herkes. Gül
Abus, uygulamıyor, ileride şöyle mi olur böyle mi olur tarzında şeyler düşünmüyor.
Gerçekten acayip!.. Çocuklarının bir ‘rol’ içinde olduklarını söylüyor yahu!...
Bilinçli ya da bilinçsiz ama saf bir sevgi değil yaşadıkları, öyle anlıyoruz.
Tabii ki yalnız onun çocuklarının değil, tüm çocukların, tüm kocaların, tüm
kadınların!..
Şiirdeki bütün bu rahatlıklar ve hakikilikler
için teşekkür edeceğimiz ne çok insan var. Bir kere “Zerrattan şümusa her güzel
şey şiirin konusu olabilir.” diyen üstat Ekrem var. Şiire has konu diye bir şey
olmaz diyor yani, Halit ziya var, mensur şiirleri edebiyatımıza getiren, Orhan
Veli var, nasırlardan şunlardan bunlardan şiir çıkaran, şairaneyi şiirden
kovan, böylece sadece “her güzel şey” sınırını da atıyor. Edip Cansever var,
biranın bardaktan dökülüşünü şiirin temel motifi yapan.
Bir ev
kadınının kafede oturduğu masanın örtüsünün kenarındaki lekeyi silme otomatik,
adeta içgüdüsel davranışı şiir değil mi yani, kadın oluşun ne olduğunu böyle
bir önemsiz ayrıntıda da bulmuyor muyuz? Ya da kahvaltı masasında kocanın
çayının bitip bitmediğini kollamada kimlik savaşlarından azade, şiire dönüşmüş
kritik bir sosyoloji, can yakıcı bir psikoloji yok mu? Keza kadınlara yakın
masayı tercih etmede, nüfuz etmede… kadın olmayı görmüyor muyuz?
Kadının
kafasında bi milyon ayrıntı, yapmışlık, yapamamışlık, az yapmışlık var. Bir
yandan kadın ve anne oluşun uymaya çalıştığı bi dünya ritüel, öte yandan elit
sınıftan olmanın getirdiği bana bir şey olmasıncıklar, izlenilen tv programının
güne yayılan sarkıtları, dikitleri; kendiyle, herkesle ve her şeyle tıkış tıkış
dolmanın getirdiği huzursuzluklar. Bilinçakışı!..
Şimdi modern
nedir, modernist nedir, postmodern nedir muhabbetlerine girip meseleyi
karıştırmak istemiyorum ama modernist edebiyatın postmodern bölümü
diyebileceğim bir alan var edebiyatta, özellikle şiirde. Son yıllarda dil,
söylem, türler arasılık, üstkurmaca, geleneksele atıf, söylem taklidi vb. her
özelliği gördüğümüz. Gül Abus’un şiiri biçim, dil, söyleyiş, yapı olarak
oralarda bir yerlerde konumlanabilir. Ama şair tutumu, dürüstlük, hakikilik
bakımından eşsiz bir alan açıyor.
Aslında
yazıya başlarken niyetim ya kitabın bütünü hakkında yazmaktı ya da başta söz
ettiğim kitaba adını veren şiir hakkında yazmak. Günlük dilin şiirini
keşfetmekten de söz edebilirdim, internet kuşağının dilini, sosyal medyanın
dilini nasıl yakalayabildiğinden… “Bekliyorum güzel şeyler olacak/ Sağlıktı
spordu hepsine son vereceğiz” derkenki sahici olmaya dair kötücül ümidi
vurgulayabilirdim. Ter kokan gündelikçi Nagihan ile sınıfsal didişmesinden,
yumruğu hep kendine vurmasından bahis mesela. En önemlisi kitaba adını veren
şiirdeki insan yalnızdır ve hiçbir iyilik sürdürülemez gibi gerçeği ta kökünden
yakalayan şeyleri… Ama ilk şiirde takılıp kaldım. Kim bilir belki başka şeyler
de yaparım. Ben Gül Abus Semerci’ye teşekkür ediyorum böyle bir şiirle geldiği
için.
Mehmet
İşten
* Yaz vücut bulalı 7-8 ay oldu.
18 Eylül 2024
geldi geçti ömrüm benim, Yunus Emre
Geldi geçdi ‘ömrüm benüm şol yil esüp geçmiş gibi
Hele bana şöyle gele şol göz açup yummış gibi
İşbu söze Hak tanukdur bu cân gevdeye konukdur
Bir gün ola çıka gide kafesden kuş uçmış gibi
Miskîn Âdem oglanını benzetmişler ekinciye
Kimi biter kimi yiter yire tohum saçmış gibi
Bu dünyede bir nesneye yanar içüm göyner özüm
Yiğid iken ölenlere gök ekini biçmiş gibi
Bir hastaya vardunısa bir içim su virdünise
Yarın anda karşu gele Hak şarâbın içmiş gibi
Bir miskîni gördünise bir eskice virdünise
Yarın anda sana gele Hak şarâbın içmiş gibi
27 Temmuz 2024
2024 Paris Olimpiyatları ve Dünyanın hali pürmelali, mehmet işten
Adeta bir sanat yapıtı izler gibi saatlerce sıkılmadan izledik. Görkemli bir tören düzenlemiş Fransızlar. Bir 'performans' olarak bakıldıkta harikulade tablolar vardı. Işık, ses, görüntü, kareografi.. hiçbir şey için masraftan, emekten kısılmamıştı. Özellikle dikkatimi çeken günümüz inasanının gerçekliğine uygun olarak "instagram" mantığında, tablolar halinde yığınla tablonun eklemlenmesiyle oluşan bir resital kurgusunda tasarlanmış olması. Reelste kaydırma duygusu uyandırıyordu insanda. Oraya bakıyorsun başka bir şey, buraya bakıyorsun başka bir şey... Eski açılış törenlerinin sonunun geldiği anlaşılıyor. Sabit bir platform yani!.. Ne kadar uğraşılırsa uğraşılsın ve ne kadar güzel hazırlanmış olursa olsun tek bir merkeze odaklı gösteriyi insanlar izleyemez artık. Sosyal medya biçimlerinin hayatımızı, bakış açımızı ve eğlenebilme yeteneğimizi ne derece etkilediğinin kanıtı olarak kalsın akılda.
Yahu şu milliyetçilik nasıl bir beladır, her yerde karşımıza çıkıyor... Bam bam çivileri rakiplerin tepesine çakarken iyiydi, milletçe yere göğe koyamıyorduk. Şimdi de sahip çıksanıza, bu salak beyanatı vereni ayıplasanıza... Varsan baksan onu vatandaşlığa alabilmek için envaiçeşit dümen çevirmişizdir. İnsanlara yazık yahu... Heder oluyorlar dinlerin, milliyetçiliklerin, ideolojilerin hegemonyasında..
15 Temmuz 2024
fail-i meçhul beyin kanamaları, mehmet işten
Son şiirim "adam kusmak üzere" dizesiyle bitiyor.
haber ver dedim. Gittik, saat akşam 6-7 gibi olsa gerek. Hastanede bir sürü mesele, kayıt kuyut, polisler, ifade, beyin cerrahı yokmuş, tatildeymiş bir şey... Epeyce çabayla gelmeye razı oldu diye anımsıyorum, ama bunu ben mi becerdim başkası mı bilmiyorum. Adnan hiç kendine gelmedi ama bu süreç boyunca. Bu arada arkadaşlar hastaneye geldiler birer ikişer. içeride sadece benim olmama izin veriyorlar. Ben arkadaşlara Adnan'ın durumunu haber verirken onlardan da olayın öncesi hakkında malumatlar aldım. Adnan, bir devrimciydi, yiğit, gözü kara, yapılı ve çok yakışıklı bir çocuktu. MYO'da bir çay partisine gidiyor (o zamanlar böyle deniyordu). İçkili kendisi. Orada fotoğrafçılık yapan ve polisle işbirliği yaptığı düşünülen bir çocuğu görüyor. Çocuğa saldırıyor "faşist, ajan" filan diye. Birkaç tane vuruyor. Sonra polisler geliyor. Adnan kaçıyor. Sonrası muamma. Merdivende ben buluyorum. O evde çok kişi kalırdık, kimin kaldığı da pek belli değildi.
07 Temmuz 2024
en büyük alçaklık, mehmet işten
Eğitim, insanlık tarihini bize, bizden öncekilere ve daha öncekilere yalın ve gerçeklere uygun biçimde anlatmadı. Örneğin evcilleştirmeyi başarmayı ve tarımı icat etmeyi insanlığın bir zaferi olarak benimsemeyen yok neredeyse. Bunları işbölümü, uzmanlık ve bilgi sağlamıştı. Bu durumda onlar da kutsaldı.
23 Haziran 2024
Göçebelik- Yerleşiklik, mehmet işten
Hadi ordan!.. Hayvan evcilleştirmenin yerleşikliği zorunlu kılması diye bir şey yok. Sapla samanı karıştırmış. Önce avcı-toplayıcı insan. Beslenme ve korunma konusunda çeşitli sorunlar yaşıyor. Evcilleştirme ve tarımın icadı çok önemli iki kritik gelişme. (Bütün bu konular zaten bazı buluntulardan hareketle yapılan tahmin düzeyinde şeyler. Buluntulara hakim olmak ve başka bazı yan konuları da biliyor olmak kaydıyla akıl yürütümünde herkes bulunabilir) Bir topluluk düşünelim. Bir av etkinliği içerisinde bir tuzak kurmuşlar. Sürünün peşine düşüp onları iki tepe arasındaki bir dar boğaza yönlendiriyorlar. Diğer ucunu daha önce kapamışlar zaten. Hayvanlar boğaza girince kendilerinin olduğu tarafı da kapatıyorlar. Ellerinde artık belki üç ay yetecek yiyecekleri var. Bir süre böyle idare ediyorlar. Ama hayvanlar açlıktan ölmeye başlıyor. Hayvanları dışarıdan getirdikleri yiyeceklerle beslemeye çalışıyorlar. Ama bunun sürdürülebilir olmadığını anlıyorlar. Onları besleme faaliyeti evcilleştirmenin ilk adımını oluşturuyor. Belki sonraki sonraki denemelerinde onları kontrollü gezintilere çıkarıyorlar. Bu da hayvana dayalı göçebeliğin ilk adımı. Hayvanları bu biçimde ve tabii uzun yıllar belki on yıllar, yüz yıllar içinde evcilleştiriyorlar. Ama bu durum onların yerleşik yaşama geçişini sağlamıyor. Tam tersine, hayvancılık, hayvan sürüsünü kontrol altında bulundurma amacı, hareketli olmayı, taze otların olduğu yerlere gitmeyi, göçebeliği zorunlu kılıyor. Hoca'nın evcilleştirmeyi yerleşik yaşama geçişin temeli sayması ya da ancak yerleşik yaşama geçenlerin evcilleştirmeyi başarabileceği tezinin dayanağı yok. Başta söylediğim konu, yani "bir hayvan sürüsünü esirleştirme halini sürdürmek için, onların başını beklemek zorundaydılar, yerleşik yaşama böyle geçildi" demek saçma bir tez. Şu anda bile çiftliklerde hayvanların üretilmesi onlara dışarıdan yem getirmekle, yani tarımla mümkün. Ve köylerdeki hayvancılık da göçebemsi bir mantıkla sürdürülüyor.
yerleşik yaşama geçişte ne etkili oldu sorusunun genel yanıtı bilindiği gibi tarımdır. ayrıca inançların ve bunların sonucu olan tapınakların sebep olmuş olabileceği de konuşuluyor. Göbeklitepe'nin temelde bir ibadet alanı olduğu söyleniyor, orayı pek incelemedim. Benim düşünceme göre evcilleştirme ve tarım yakın dönemler içinde ve birbiriyle belli ölçülerde irtibatlı şekilde ortaya çıkmış olabilir. ama ayrı tesadüflerin sonucu da olabilirler. Ama hayvancılık göçbeliği dayatan bir mesele. Ayrıca bir konu daha var. Birileri yerleşik yaşama geçti diye, ötekiler de "Oo bu yaşam tarzı çok güzelmiş, biz de yerleşelim" demiyorlar. kendi yaşamlarından gayet mutlu olan topluluklar var, bu yaşam tarzında uzmanlaşmış topluluklar ya da şehirlere yerleşmeyi deneyen ama bunaldığı için tekrar göçebeliğe dönen topluluklar. Bunlar yan yana varlıklarını sürdürüyorlar binlerce yıl. Göçebeler yerleşiklere kendi hayvansal ürünlerini, hayvanlarını satıyorlar. karşılığında kendilerinin elde edemeyeceği ürünleri (aklıma sigara, tütün geliyor, süs ve ziynet eşyaları, kendilerinin yetiştiremediği tarımsal ürünler, buğday vs, şeker vb.) alıyorlar. yatuklar göçbenin önemli, hatta tek müşterisi. win win demeyeyim hadi de "karşılıklı yardımlaşma" çalışıyor yani. Yaşam kendini her zaman ve her yerde yeniden yeniden dizayn ediyor. Göçebelerin durumunu zorlaştıran iki konu var. Biri sınır boylarındaki ticaretin zorlaştırılması yasaklanması, diğeri de aşırı soğuklar ve hastalıklar nedeniyle hayvanların telef olması. Bu durumlarda "yağma"ya başvuruyorlar. Barbar demelerine aldırmayın, hayatta kalma amacı dışında barışçıl topluluklar onlar, yatuklar gibi ele geçirmek, dinlerini yaymak vb. 'saçma' sebeplerle bir yere saldırmıyorlar.
sonunda bu yaşam tarzı tasfiye ediliyor, son örnekleri mevcut ancak. ulus devletlerin kurulmasıyla sınır boylarındaki ticaretin önü kapatıldığı gibi, aynı ülke içinde göçebelerin hayvanlarını özgürce dolaştırabileceği alanlar da bırakılmadı, göç yolarından geçmelerine izin verilmiyor ve her seferinde pek çok saldırıya uğruyorlar (Bu konudaki örnek durum için bakınız https://yaban-ci.blogspot.com/2013/07/bozulama-mehmet-isten.html ) İnsanlık hayvanların doğada gezmeden de sistematik hapishanelerde kalabileceğini keşfetti maalesef.
17 Mayıs 2023
candan içerü
Severem ben seni cândan içerü
Yolum ötmez bu erkândan içerü
Nere varurısam gönlüm
tolusın
Seni kanda koyam bundan
içerü
Beni sorman bana bende
degülem
Sûretüm boş gezer tondan
içerü
Beni benden alana irmez
elüm
Kadem kim basa sultândan
içerü
Tecellîden nasîb irdi
kimine
Kiminün maksûdı bundan
içerü
Kime dokundısa ol dost
nazarı
Anun şu‘lesi var günden
içerü
Senün ‘ışkun beni bende
alupdur
Ne şîrîn derd bu
dermândan içerü
Şerî‘at-Tarîkat yoldur
varana
Hakîkat-Ma‘rifet andan
içerü
Süleymân kuş dili bilür
didiler
Süleymân var Süleymân'dan
içerü
Sülûk seyir iden ‘ışkun
erine
Niçe mezheb olur dînden
içerü
Dînin terk idenün
küfürdür işi
Bu ne küfürdür îmândan
03 Temmuz 2022
küçük İskender'e mersi'ye
küçük
İskender’e mersi’ye
Şiirli değneği ile dokunarak karşısına çıkan ne varsa
kimi zaman bir kağıt, bir oğlan kimi zaman
kimi zaman bir ihtiyar, bir suç kimi zaman
bikinisinden yaptığı papyonlarla bizi eğlendirerek
ve üzülerek kimi zaman bizim adımıza
utanarak göze alamadığımız her şey için
kimsenin görmediği yerlerde acılar çekerek
kimsenin görmediği yerlerde çuvallayarak
karıştırarak kimi zaman da halüsinatif çiçeklerini
hangi son istasyonda kime vereceğini
üzerinden geçtiği her köprüyü dinamitleyerek
ne geriye dönüş olasılığı ne peşinden gitme kahramanlığı
kapı bırakmadan hiçbirine ve derinden isteyerek hepsini
her nefesiyle bir boyutuna daha yaklaşıp içindeki uzayın
istemediği hiçbir şey olmayıp ve istediği şeylerin de çoğunu
olamayıp
cinayet mahalline binlerce ipucu bırakmış beceriksiz bir
katil gibi
kalabalığın arasına yalınkılıç dalan bıçkın bir delikanlı
gibi
her yeri yara bere içinde
ama ayakta hâlâ
her öksürdüğünde cam kırıkları batıyor boğazına
ama âşık hâlâ
tüm saçlarını yolmuşlar ama dans ediyor
sakin bir gerginliği taşıyarak hep yaptığı gibi
telaşlanmayalım diye yanıklarını gizliyor
bir gözü hala rakıya konulacak su oranında
diğer gözünü elinde tutuyor diğer kalbini elinde tutuyor
başka olasılıkları başka çocukları başka yenilgileri elinde
tutuyor
savaş meydanında kolunu arayan bir askerden söz ediyor
bu bizden bile önemli diyor bizim saçma salak
duyarlılıklarımızdan bile
öleli epey olmuş ama sabahları yine erken kalkıyor şiir için
kimi görse o sanıyor kimi görse sarsalıyor
bi şey unuttum diyor
bi bakıp çıkacağım diyor
ben küçük İskender’im diyor bodyguardlara
her an kavga çıkaracak gibi bakıyor
sevgiliniz böyle bir sevgilisi olsun isteyebilir
şairseniz dizeleriniz dökülebilir ayak ucunuza
elindeki şişeyi kırıp çizebilir göğsünü boydan boya
cebindeki defteri çıkarıp şimşekler çaktırabilir
belindeki silahı çıkarıp boşaltabilir tüm konuklara
şu sanatsever iri memelere jilet atabilir
şu mükemmel yüze kezzap atabilir
yapabilir tüm bunları
hâlâ
Haziran 2020,
İstanbul
Mehmet İşten
15 Mayıs 2022
ahmet güntan'ın "müsilaj'a bulduğum çare" adlı şiiri hakkında
Bir sabah uyandık, baktık, Türk Denizi’nin
üstünde
bir
tezyin— adeta göksel bir elin suya bıraktığı
bir ebrû: müsilaj. Herkes sorup duruyor o günden
itibaren: Müsilaj
nedir? Müsilaj nedir?— Nedir bu
müsilaj? Ne olacak,
doğarken durdurulmuş insanlarız,
tasalıyız,
kederliyiz biz. Oturma odalarımıza musallat
olan yoğun
kaygı yığınından denize yansıyan alegorik
bir imaj
bence müsilaj. Artık ev içinde zapt edemediğimiz
Kunteper Karanlıktan sokaklara taşan
jel-mesaj, budur
bence müsilaj— varoluş korkumuzun salyası, metrolarda
işten
dönen üzgün babaları birbirine bağlayan yapıştırıcı
eriyik—
içimizdeki şekilsiz eksiklik, o eksikliği dolduran
zararlı madde, alacağımızı hırsla emip
aldıktan sonra
denize gelişigüzel attığımız sulu posa, oradan oraya
şuursuz
koşarken döktüğümüz ekşi terle artık yüzümüzde
durmayıp
akan kalın makyaj, bunlar bence müsilaj. Müsilaj
nedir? Müsilaj nedir? Nedir bu müsilaj? Ne
olacak,
belki de kavmimizin hani hep isteyip de bir
türlü
alamadığı, cennete açılan o nihai virajı,
nihayet alırken
arka kasadan fırlayıp yola saçılan kocaman
bagaj—
müsilaj. Ne çok uluslu cepheden hain bir
sabotaj ne
dış mihrakların yaptığı zillet amaçlı
fotomontaj. Nedir
mi müsilaj? Bence gökten eşref-i
mahlukata bir öğüt
olarak
sulara yansıyan kutsal bir imaj. Bence bırakın—
denizin
üstünde bir enstalasyon gibi öyle kalsın müsilaj.
Ahmet Güntan’ın 160. Kilometre’de
yayımlanan “Müsilaja bulduğum çare.” başlıklı şiiri, yayımlandıktan
sonra sosyal medyada, özellikle Twitter’de çok konuşuldu. Yapılan yorumlar,
hemen her konuda ortadan ikiye ayrılmış olan toplumun ‘yarılma’yı günlük rutin
haline getirdiğini de gösteriyordu. E öyle ya, pek kimsenin okumadığı söylenen
şiirde bile bunu başardığına ve söz konusu şiir bayağı gürültü kopardığına
göre! Fakat tuhaf olan şu ki bu şiirde ‘yarılacak’ bir şey yoktu! İnsan, bu
kadar eleştirildiğine göre keşke birileri gerçekten şiirde söylenenlerin
tersini savunsa da şu rezil dünyanın rezilliği kendi kendine olmuş gibi kalmasa
öyle ortada diye de düşünmüyor değil. Ama öyle değildir, sorsanız dünyada
meselenin tek bir sahibini bulamazsınız. Sahipsiz kötülüklerdir bunlar!
Kürt meselesi, din meselesi, dil meselesi, aşı
meselesi, gelenekler meselesi vb. hemen her konu âdeta bir münazara kıvamına
oturuyor epeydir. Her şey iki uçlu… Her şey ya herru ya merru, her şey ya
bizdensin ya onlardan… Bu iki ucu müsilajlı değneğin elimize nasıl geçtiği ayrı
konu ama artık daha konu ortaya çıkar çıkmaz herkes şıp diye anlıyor değneğin
hangi ucunu çekiştireceğini.
Şiiri çok beğenenler olduğu gibi hiç
beğenmeyenler, hatta konuyu Ahmet Güntan’a hakaret boyutuna vardıranlar, bir
sosyal medya linci hâline getirenler de az değildi. Bırakalım derli toplu bir
yazıyı, hepi topu bir sayfa uzunluğunda bir şiiri bile sonuna kadar okuyamayan
akıllı telefon kuşağı doğal olarak şiirin bütününü okuyup anlamamış, sadece
alıntılanan kısma bakarak döşenmişti yorumlarını. Onlar neyse de bayağı adı
sanı olan kişiler de fırsattan istifade bir tane de ben çakayım sinsiliği ile
boy gösterdiler mecrada. Tam bir şark kurnazlığı!
Pek çok kişi şiirin girişinde yer alan: “Bir sabah
uyandık, baktık, Türk Denizi’nin üstünde / bir tezyin— adeta göksel bir elin
suya bıraktığı/ bir ebrû: müsilaj.” dizelerini okuyunca şiiri anlamış
olduğu zannıyla, şairin müsilaja güzelleme yaptığına, müsilajı Tanrı’nın bir
hediyesi gibi gösterme çabası içinde olduğuna kanaat etti ve anlama yoksunu koroya
dâhil oldu. Hoş, sonuna kadar okuduğu hâlde hâlâ aynı kanıda olanlar da az
değildi. Benim anladığım kadarıyla memleketteki hükümetten ve siyasal meşruiyet
sağlamakla kalmayıp iktidarı da ele geçiren İslamcı ideolojiden rahatsız olan modern
laik çevreler- ki aynı zamanda yüksek çevre duyarlılığı ile marufturlar-
müsilajın insana, doğaya yaptıklarının bir bedeli olarak gönderilmiş tanrısal
bir ceza olduğu söylemine tepki duyuyorlardı, oysa bunun Tanrıyla falan ilgisi
yoktu, çünkü bu yönetimin suçuydu!
Oysa bu çok düz bir okuma olur. Böylesi bir ‘tanrısal bedel’
açıklamasını bir bilim insanı ya da devlet yetkilisi yapsa buna tepki
gösterebiliriz ama şiirde işler böyle yürümez. Şair, onu şununla
ilişkilendirir, bunu ötekine dayanak yapar; bunları makale okur gibi
yorumlayamazsınız. Yok eğer makale okumak istiyorsanız gidip yapınız, bu konuda
envaitürü yazıldı zaten.
Şiirle ilgili paylaşımın altına yazılanları
buraya alıntılamayacağım, merak eden bakabilir. Hemen hemen hepsi
insanlarımızın genel cehaletini, okuduğunu anlama konusunda hangi seviyelerde
olduğunu gösteriyordu. Kalabalıklar böyledir her zaman: Anlamadıkları zaman
daha tehlikeli!
Şiirde bir tezin savunusunu aramamak gerektiği
ayrı bir poetik hakikattir. Şair bir tez dile getiriyorsa bile senin anladığını
söylememiş olabilir ya da ve daha önemlisi o kadar sınırlı bir şey söylememiş
olabilir. Çoğunlukla da böyledir zaten.
Ahmet Güntan’ın “Bir sabah uyandık, baktık, Türk Denizi’nin üstünde / bir tezyin— adeta göksel bir elin suya bıraktığı/ bir ebrû: müsilaj.” dizelerine bakarak “Adam, müsilajı Tanrı’nın bir süsü olarak görüyor.” demek ham ve düz bir okumadır. Oradaki “âdeta”yı geçsek bile şiirin bütününü okuyan





