“Divanyolu’nda (Karababa) sokağının başında “Diyarıbakır
kıraathanesi” adlı bir kıraathane vardı. Diyarbakırlı Ali Emiri Efendi buranın
birinci müşterilerinden idi. Her gece akşamdan
sonra gelir, gece yarısında kadar oturur, dostlariyle görüşür, konuşur; sonra kalkar, Parmakkapı’daki hanesine giderdi.
Bu zat bekar idi,
kapısını kendisi kitler, kendisi açardı. Hayatını mütalâaya hasretmişti. Her türlü eser
okumakla beraber en çok Osmanlı tarihi ile meşguldü. Hafızası çok kuvvetliydi. Okuduğu şeyleri unutmamış, unutmazdı.
- Ezberimde yüz bin
Türkçe beyit vardır, derdi.
Ben, bu ciheti
nezaketle bir kere tecrübe ettim. Hangi bir şairin bir gazelinden bir mısra
seçtim;
- Acaba şu mısra
kimindir? diye sordum. Güldü:
- İmtihan mı etmek
istiyorsun; falanındır, sonu şudur ve gazelin tamamı şöyledir… diye
ezber okudu.
Bu zat büyüklerin tercümei halleriyle de çok uğraşmıştı. Ne
kadar İslam hükümdarı
varsa, ne kadar büyük alimler varsa, meşayih varsa, ne kadar
Osmanlı şairi varsa hep sinin
tercümei halini mufassalan bilirdi. Ona bir şey sorulsa:
- O namda iki şair
var, hangisini istiyorsun? der ve her birisi hakkında malumat verirdi.
Bir yaz günü
akşamüzeri Ayasofya meydanında ağaçlar altında gezinirken, Ayasofya
hamamının kapısı üzerindeki tarih gözüme ilişti. Uğraştım,
okudum, kaydettim.
Şairin adı “Hüdayi”
idi.