tüketim toplumu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tüketim toplumu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Ağustos 2018

Dünyayı Kurtarmak için Yapmamız Gereken Tek Şey, Serhat Elfun Demirkol


Tren camından dışarıyı seyrederken çocukluğumun geçtiği, şimdi ise sulara gömülü olan vadiyi hayalimde geziyorum. Vadide yaşadığım hikayeler, artık baraj gölünün üzerinden yüzüme yansıyor. Ampullerimizi değiştirseydik çocukluğumun oyun arkadaşları boğulmamış olur muydu? Daha kısa duş alsaydık son 50 yılda Marmara Denizi kadar bir alan kurumamış olur muydu? Arabaya daha az binseydik Boğazlardan bir yılda 55 bin tanker geçer miydi? Çöplerimizi ayrıştırsaydık Çığlıkara’daki sedir ormanları ve Munzur’daki meşe ormanları katledilir miydi? Son 7-8 yılda 43 bin maden arama ruhsatı verilir miydi? Ya da 2 bin hidroelektrik santral planlanır mıydı? Organik ürün satın alsaydık genetiği değiştirilmiş tohumlar tarlalarımıza girebilir miydi? Dilovası’ndaki Dilderesi’nin Marmara Denizi’ne akan kahverengi suyu keskin bir kokuyla birlikte “Merhaba!” diyor. Ah, keşke evet diyebilsem. 


Dünyayı kurtarmak için yapmanız gereken 100 şey... 50 şey... Hayır, hayır... Yalnızca 10 şey. Yeşil politika, yeşil teknoloji, yeşil tüketim, yeşil kapitalizm, yeşil bok, yeşil püsür... Kullanılmayan yolları zaman içerisinde inatla kaplayan otların rengi yeşil evcilleşiyor, etiketleşiyor. Dünyanın ve üzerindeki yaşamın her geçen gün çok daha büyük bir şiddetle yok edilişine tanık oluyoruz. Var olan yıkımın etkileri kentlerde izole yaşamlarına devam eden endüstriyel medeniyetin üyeleri tarafından daha fark edilir oldukça, dünyayı kurtarma üzerine kitaplar, belgeseller çoğalmayı sürdürüyor. Bu konuda yazılmış kitaplar, çekilmiş belgeseller tüketim alışkanlıklarımızı değiştirerek dünyayı kurtarabileceğimizi söylüyor. Aslında tüm bunlar bilinçli bir yanlış yönlendirme programı. Bireysel çözüm önerileri getirilerek sanki suçlu bireylermiş yanılsaması yaratılıyor. Ancak bir nehri yok eden, benim daha az yıkanmam değil, barajın ta kendisi. Dilderesi'ni yok eden, çöpleri ayrıştırmadan atmamız değil çöpün, fabrikanın ta kendisi. Dünya sulak alanlarının büyük bir kısmını kaybetti ve kaybetmeye devam ediyor. Ve sorumlusu duş alan bizler miyiz? İnsanların kullandığı suyun yüzde 90’ından fazlası sanayi ve tarımda kullanılırken, golf sahaları dahi insanlardan çok daha fazla su kullanırken... sulak alanlar kuruyor çünkü musluklarımızı daha verimlileriyle değiştirmedik. Hayır! Su, canlılardan ve yatağından çalınıyor. Dünyadaki nehirlerin yüzde 60’ı barajlarla yok edildi. Bir zamanlar dünyanın yüzde 12’sini kaplayan sulak alanların bugün yarısı yok. Her gün nehir ve denizlere 2 milyon ton zehirli atık boşalıyor. Enerjide de durum pek farklı değil. Enerji tüketiminde - buna araçlarınızdaki petrol da dahil -bireysel tüketim toplam tüketimin dörtte birinden daha az. Enerjinin büyük çoğunluğu ticari, sanayi, tarımsal ve askeri amaçlarla şirketler ve devletler tarafından kullanılıyor. Tüketimin en çok olduğu ABD’de bile 2005 yılında belediye sınırları içerisindeki bireysel atıklar toplam atık üretiminin yalnızca yüzde 3’ü. Bireyler olarak hepimiz değişsek bile bunun etkisi gerçekten az olacak. Peki, gerçekten herkesin aynı şekilde değişeceğine inanıyor musunuz? Bu hiçbir zaman olmayacak.


Elbette ki yaşam tarzımızı ve dünyaya bakışımızı değiştirmek önemli. Ancak endüstriyel ekonomiyi ele almayan bir değişim, bireysel tüketim alışkanlıklarının değişimi hiçbir zaman sosyal değişime denk olmaz. İşte yanılsama burada başlatılıyor. Tekno-endüstriyel medeniyet ampullerimizi, musluklarımızı ve tüketim alışkanlıklarımızı değiştirdiğimizde dünyayı kurtaracağımızı ve bu şekilde kendimizi “iyi hissetmemizi” söyleyen bir kampanya yürütüyor.İnsanlar, marketlerden ekolojik ürünler satın alarak, duş başlıklarını değiştirerek artık sorunun değil çözümün bir parçası olduklarına inanıyor. Ancak ekolojik krizleri yaratan bizler değiliz. Bu krizleri de bireysel olarak değişerek çözemeyiz. Hepimiz ampullerimizi, musluklarımızı ve tüketim alışkanlıklarımızı değiştirsek bile içinde yaşamayı sürdürdüğümüz endüstriyel medeniyeti durdurmadığımız sürece gezegen ölmeye devam edecek. Gelecek nesiller “yeni”ampullerimizi, musluklarımızı yahut kendimizi ne kadar “iyi hissettiğimizi” umursamayacak. Umursayacakları tek şey yaşayabilecekleri bir gezegene sahip olmak. Solunabilecek temiz bir hava, içilebilecek temiz bir su ve beslenebilecekleri temiz bir toprak. Canlı, hâlâ yaşayan bir gezegen.Yapmamız gereken tek şey var. Tekno-endüstriyel medeniyeti durdurmak.






Serhat Elfun Demirkol / yeniHarman Ekim 2010

11 Temmuz 2018

Rüzgâr Eken Sendrom Biçer , Serhat Elfun Demirkol


Kendimi kötü hissettiğim zamanlarda gözlerimi kapar rüzgârın bedenime dokunuşunaodaklanırım. Öyle ki yüzümü okşayan rüzgâr huzur veren bir melodi oluverir kulaklarımda. Bir süre sonra ise içimdeki kaynağı belli olmayan kaygı kaybolup gider. Geriye sadece yüzümüokşayan, kulaklarıma şarkısını söyleyen ve burnuma etraftaki kokuları taşıyan rüzgâr ve benkalırız. Rüzgâr tüm kaygılarımı bedenimden söküp alır. Rüzgârın, havanın şifasına inanırım.Tıpkı Datçalılar gibi…Kâdim kültürlerde rüzgâr karmaşık ve zengin bir kavramdır. Doğrudan doğal ve doğaüstüunsurlarla ilişkilidir. Ruhsal ve fiziksel dünya arasında, kutsal ve dünyevi olan arasında, içsel vedışsal alanlar arasında bir köprü görevi görür. Ruhların doğası rüzgârdır. Bu nedenle rüzgârlar hem faydalı hem zararlı etkileri içerisinde taşır. Anadolu’nun şifa geleneğinde de üfleme –rüzgâr – şifayı aktaran bir uygulamadır. Rüzgârın mağara veya pınarlardan gelen toksik havayıve insanlar, bitkiler ve hayvanlardan diğer insanlar, bitkiler ve hayvanlara geçen hastalıklarıtaşıdığına inanılır. Aynı zamanda bedendeki enerjiye de – sinir sisteminin elektriksel enerjisine –etki eder.Geleneksel tıb anlayışlarında, hastalık beden sistemlerindeki uyumsuzluk olarak ortaya çıkar.Anadoludaki şifa çalışmalarına benzer yanları bulunan geleneksel Çin tıbbında, uyumsuzluğaneden olan altı dışsal neden vardır. Bunların başında da rüzgâr gelir. Bu patojenik rüzgârın yolaçtığı hastalıklar çoğunlukla bedenin üst bölümünde oluşur. Günümüzde, uygar dünyamızdarüzgâr ile kurulan uyumsuz ilişki ise artık yeni bir hastalığa yol açıyor. Rüzgâr TürbiniSendromu…Doktor ve ekolojist olan Nina Pierpont rüzgâr türbinlerinin yakınında yaşayan insanlarınbirbirleriyle tutarlı bir şekilde tecrübe ettiği bir grup semptomu “Rüzgâr Türbini Sendromu” olaraktıp literatürüne dahil etti. Kasım ayı içerisinde Türkçe çevirisinin de yayınlandığı “Rüzgâr TürbiniSendromu: Doğal bir deney raporu” kitabında, Dr. Nina Pierpont yaptığı çalışmadan ve Rüzgâr Türbini Sendromu’nun mekanizmasından bahsediyor. Toplamda 38 kişiden oluşan 10 aile ileyürüttüğü çalışmanın sonucu olan kitap, bilimsel bir rapor niteliği taşıyor. Tüm bu kişiler 2004yılından bu yana kurulmuş büyük endüstriyel rüzgâr türbinlerinin (1,5 – 3 mW) yakınındayaşayan insanlar ve onda dokuzu yaşadıkları rahatsızlıklar nedeniyle evlerini terk etmişdurumda. Çünkü semptomlar türbinlerden uzaklaştıklarında ortadan kalkıyor. Bu semptomlar,uyku bozukluğu ve yoksunluğu, baş ağrısı, kulak çınlaması, kulaklarda basınç, sersemlik hissi,baş dönmesi, bulantı, bulanık görme, kalp çarpıntısı, asabiyet, konsantrasyon ve hafızaproblemleri, hareket duyarlılığıyla ilişkili panik nöbetleri, uyanıkken veya uykuluyken ortayaçıkan titreme olarak tanımlanıyor.Tüm bu semptomların nedeni, düşük frekanslı gürültü ve türbin bıçaklarından kaynaklanan ışıkve gölge titreşimleri. Bunlar, gözler, iç kulak ve bedenimizdeki diğer denge algılayıcılarınındenge merkezlerine bozuk sinyaller iletmesine yol açıyor. Böylece kişinin nörolojik olarak


mekandaki pozisyon ve hareket duyusunu, mekansal hafıza ve konsantrasyonunu etkiliyor.İnsanlar çok basit işleri eskisi gibi yapamaz hale geliyor. Çocukların öğrenme becerileri kötüyegidiyor. Geceleri nedensiz korkularla uyanıyorlar. Dr. Nina Pierpont, insanların tecrübe ettikleribu ve diğer rahatsızlıkları kendi ağızlarından Vaka Serileri olarak kitapta aktarıyor.Dr. Nina Pierpont’un bu çalışması ve raporda gözden geçirdiği diğer bağımsız çalışmalar,türbinlere ilişkin güvenli mesafenin en az iki kilometre olması gerektiğini söylüyor. Daha büyüktürbinler ve değişik topoğrafyalar için bu mesafe ise daha fazla. Ancak ne yazık ki böyle bir çalışma insan dışındaki canlılarla yapılmış değil. Dahası kitabın 2009 yılı sonundayayınlanmasıyla, doğal gaz sıkıştırma istasyonları, endüstriyel atık su pompa istasyonları vediğer elektrik santralleri yakınında yaşayan insanlar aynı semptomları tecrübe ettiklerinibildirmeye başladı. Bu vakalarda da düşük frekanslı gürültünün hastalığa neden olduğu ortayaçıkıyor. Türbinlerin olmadığı Rüzgâr Türbini Sendromu…“Rüzgâr Türbini Sendromu” aslında elbette daha büyük bir rahatsızlığın sadece bir semptomu.Bu büyük rahatsızlık ise uygar kültürümüzün gezegen ile kurduğu uyumsuz ilişki. Kültürümüzünihtiyacı olan şifa için hastalığa neden olan uyumsuzlukların giderilmesi gerekiyor. Bu elbetteaynı uyumsuzlukları içerisinde barındıran alternatif önlemlerle olmayacak. Tek yapmamızgereken tekrar hatırlamak. On binlerce yıldır gezegen ile uyumlu bir ilişki içerisindeki kâdimkültürleri tamamen yok etmeden önce, bir zamanlar onlardan biri olduğumuzun farkına varmak

09 Haziran 2014

Jean Baudrillard ve Tüketim Toplumu, SİNEM GÜDÜM




Gerçek ihtiyaçlar ile sahte ihtiyaçlar arasındaki ayrımın ortadan kalktığı tüketim toplumunda birey, tüketim mallarını satın almanın ve bunları sergilemenin toplumsal bir ayrıcalık ve prestij getirdiğine inanır. İnsan bu süreçte bir yandan kendini toplumsal olarak diğerlerinden ayırt ettiğine inanırken, bir yandan da tüketim toplumuyla bütünleşir. Dolayısıyla tüketmek birey için bir zorunluluğa dönüşür. İnsani ilişkiler yerini maddelerle ilişkiye bırakır. Artık geçerli ahlâk, tüketim etkinliğinin ta kendisidir. Jean Baudrillard

Küreselleşme, hem dünyanın küçülmesine hem de bir bütün olarak dünya bilincinin güçlenmesine işaret eder. Küreselleşen dünya pazarında işletmeler de rekabet koşullarına ayak uydurabilmek için yeni pazarlama stratejileri geliştirmişlerdir. 1914’lü yıllarda Hanry Ford’un öncülüğünü yaptığı ‘seri üretim sistemi’ Fordizm, Post-Modern yaşam biçimiyle değişen tüketici, teknoloji ve piyasaların bir getirisi olarak 1970’lerden itibaren yerini Post-Fordizm’e bırakmıştır.

Bu yeni akımla paralel giden Post-Modernizm döneminde hem global pazar ekonomisini hem de tüketici kimliğindeki post-modern insanı farklı görürüz. Tüketim toplumu tabiri de işte bu dönemde, özellikle Batı ülkelerinde sanayileşme sonrası ortaya çıkan toplum şeklini tarif etmek için kullanılmıştır. Seri üretimin artmasıyla hızla değişen arz-talep dengesi, üreticileri ve hükümetleri farklı politikalara itmiş, üretilenlerin hızlı tüketilmesini sağlamak maksadıyla türlü yollar denenmeye başlanmıştır.

Bu yolların en önemlileri elbette kitle iletişim vasıtalarıdır. Yazılı ve görüntülü basınla (TV) birlikte son yıllarda bu ikisini de geçeceğe benzeyen internet, tüketim toplumunu yönlendirmede ve manipule etmede kullanılan başlıca kaynaklardır.
Baudrillard'ın belirttiği gibi, artık ihtiyaçlar medya tarafından belirlenmekte, neyin ihtiyaç olduğunu düşünecek zamanı bulamayan tüketici, önüne sunulan alternatiflere 'evet-hayır' cevabından birisini verebilecek kadar bir zamanı ancak bularak, şuurlu olmaktan çok, gayri iradî ve şuursuz bir şekilde cevaplar üretmektedir.

Postmodern tüketici, günlük mutluluk peşinde koşan, anında tatmin isteyen, ihtiyacının tatminini ertelemeyen, gelecek için bugünü feda etmeyen, geçmiş ve geleceği içerecek biçimde denemeyi büyük bir arzuyla isteyen, içerik yerine biçime daha çok ilgi duyabilen, hazcı yanı öne çıkan, kendisini tüketime hazır bir imaj haline getirmiş tüketicidir. Yeni Medya da işte bu tüketicinin taleplerini görmek üzere yapılandırılmıştır.

Günümüzde milyonlarca insan, internet üzerinden alışveriş etmektedir; giysileri denemeden, parfümleri koklamadan, sebze-meyveyi dokunmadan almaktadır. Tüketim sadece maddesel de değildir üstelik; arkadaş bulmak, sohbet etmek, çeşitli aktivitelere katılmak, hatta evlenmek de internet üzerinden, fazla emek vermeden, kolay ve hızlı bir şekilde yapılabilmektedir. ‘Yeni Medya’ düzeninde her birey başlı başına bir ‘medya kanalı’ olmuştur adeta. Bireylerin, kaç takipçisi olduğu, ürettiği içeriklerin ne kadar paylaşıldığı gibi verilerin ölçümünü yapan www.klout.com gibi birçok site vardır. Bu akımı geleneksel medyadan ayıran en önemli özellik de işte burada yatmaktadır.


John Tomlinson, “Kültürel Emperyalizm” isimli kitabında, “Marlboro ve Coca Cola içmek bizim kültürel yazgımız mı?” diye sorgular. Bunu yaparken de Stuart Hall gibi pek çok kuramcının, otantik kültürlerin Batı’nın (özellikle de Amerika’nın) gelişkin kapitalist kültürü tarafından işgal edilerek “popüler” hale getirildiğini savunduklarını hatırlatır (Tomlinson,J. 2010). Zamanımızın en ünlü düşünürlerinden Jean Baudrillard da Batı