hilmi yavuz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hilmi yavuz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Ekim 2014

Oğuz Atay'ın 'Sahipsiz'liği, Hilmi Yavuz

YazdırPDF



"Herkesten öyle düşmanlık görüyorum ki Halit'çiğim, sadece güler yüz, tatlı söz bile bazen beni sevindiriyor.
Ayrıca ben ne bir partinin adamıyım, ne de ilericilerin savunacağı bir 'güç' sayılırım. Senin deyiminle, tam 'sahipsiz'im." Oğuz Atay'ın, 2 Kasım 1976'da, bir süreliğine A.B.D'ne giden Halit Refiğ'e yazdığı mektupta okuyoruz bu sözleri...
Bu yaralayıcı sözler, Türkiye'nin belirli bir tarihsel döneminde, hiç de sıradan olmayan bir entelektüel romancının yalnızlığını dile getiriyor. 'Tutunamayanlar'ın yayımlanışının üzerinden dört yıl geçmiştir ve Türk okuru, bu roman konusunda hemen hemen hiç bilgilendirilmemiştir. Hatırladığım kadarıyla, bir veya iki tanıtım yazısı;-hepsi o kadar! Tanpınar'ın deyişiyle 'Tutunamayanlar', tam bir 'sükût suikasdi'ne marûz bırakılmıştır...
Türkiye'nin entelektüel tarihinde egemen ['resmî] ideolojinin kanonları, edebiyat başta olmak üzere kültürel üretimin bütün alanlarında ne kertede yürürlükte olmuşsa, deyiş yerindeyse, politik toplumun yanı sıra, formüle edilmemiş ve örtük 'sivil' kanonlar da o kertede yürürlükte olmuştur. Tanpınar'ın maruz kaldığı 'sükût suikasdi', onun işte bu 'sivil' kanonların dışında ve ötesinde 'sahipsiz' bırakılmasındandır. 'Sivil kanonlar', evet, zira, ne sağcılara ne de solculara yaranabilmiştir Tanpınar;-tıpkı Oğuz Atay gibi!..
Oğuz'un yaşadığı tarihsel dönemdeki talihsizliği, Türkiye'de edebiyatın, örtük Marksist kanonlarla, örtük muhafazakâr kanonlar arasına sıkışıp kalmış olmasındandır: Ne o, ne öteki'dir Oğuz Atay. Kemal Tahir'i kendine yakın hissetmesinin, belki de derin anlamı budur: Solcuların dışladığı, muhafazakârların da kendilerinden saymadığı bir kimliktir Kemal Tahir!
O dönemin zihinsel yarılmışlığını gösteren tipik örneklerden biri Yalçın Küçük'ün 'sağcı'ların kendilerinden saydığı Peyami Safa'yı, 'sol'a transfer etmek istemesiydi: Küçük, 'muhafazakarlara' seslenerek şöyle diyordu: 'Alın Ebu Cahil Kemal Tahir'i, verin Peyami Safa'yı!' Zihinsel yarılmışlığın düştüğü sıradanlık düzeyi: Entelektüel ilişkiler, futbolcu transferi söylemine indirgenmişti..
İkinci örnek, Ece Ayhan'ın tavrıdır: Tanpınar'ın itibar kazanmaya başladığı tarihlerde, 1973'ler olmalı, Selahattin Hilav'ın Tanpınar'ı Marksizm'e yakın bir konumdaymış gibi göstermesine karşılık, benim bunun aksini savunduğum yazılar üzerine Ece Ayhan, Demirtaş Ceyhun'un Harbiye'deki kitapevinde bana, hiç unutur muyum, hışımla şöyle demişti: 'Onlar [muhafazakârları kastederek] Sabahattin Ali'yi bizden ['solcuları' kastederek] transfer ettiler; biz de Tanpınar'ı onlardan transfer ediyorduk ki, bir çuval inciri berbad ettin!'
Ece'nin, Sabahattin Ali'nin 'transferi'nden kastettiği, Mustafa Kutlu'nun o sıralarda Sabahattin Ali üzerine bir monografi yazmış ve onu 'solcu' olmaktan çok, muhafazakâr bir konumda göstermeye çalışmış olmasıydı.
Oğuz Atay'a bu 'transfer'ler sırasında, hiçbir 'takım', hiçbir 'kulüp' iltifat etmemiştir. Sahipsizliğinin sebebi, herhangi bir formayı giymek istememesiydi.

12 Ekim 2012

şiir ve antropoloji 1-2-3 hilmi yavuz


şiir ve antropoloji (1)

Öncelikle şu: Şiirin tarihini üç evrede periyodize etmek gerekir. Birinci evre, şiirin, içinde yazıldığı topluluğun bütün mensuplarınca anlaşıldığı dönem- ki ben buna ‘Semantik Evre’ diyorum; ikinci evre, şiirin, içinde yazıldığı topluluğun bazı üyelerince anlaşıldığı evre- buna da, ‘İkonografik Evre’ diyorum ve nihayet üçüncü evre– ki, şiirin anlaşılmazlığının problematize edildiği evre- ki, buna da ‘Asemantik Evre’ diyorum.

Birinci Evre: Semantik Evre’dir: Önce şu: şiirin tarihi, yaban toplumların dilinde başlar. Ayraç içinde belirteyim: Çağdaş antropoloji, ‘ilkel’ sözünü değil,- burada izahına gerek olmayan sebeplerle, ‘yaban’ sözünü tercih etmektedir- yaban toplumlarda dilin kendisi, şiir dilidir ve gündelik konuşma dilinin dışında bir şiirsel söylem henüz icâd edilmemiştir. Şiirsel söylemin icâdının, modernite’yle, dolayısıyla da XX. yüzyılın Fransız Sembolizmiyle ilişkisi olduğu biliyoruz: André Suarez’in, ‘Baudelaire’den önce duyumsamakla, Baudelaire’den sonra duyumsamak, birbirinden farklı duyumsama biçimleridir’ derken, kastettiği budur…

Yaban toplumların şiir dili bağlamında antropolojik okumasını, Jean-Jacques Rousseau, ‘Dillerin Kökeni Üzerine Deneme’ [‘Essai sur l’Origine des Languages’] başlıklı kitabında başlatır. Rousseau, burada tastamam şunu der: ‘İlk konuşmalar hep şiir biçimindeydi; akıl yürütmek çok sonraları düşünüldü.’

Bu sözleri açmak gerekiyor: Rousseau, yaban toplumlarda ‘ilk konuşmaların şiir biçiminde’ olduğunu bildirmekle, gündelik konuşma dilinin şiir dili olduğunu; gündelik konuşma dilinden ayrı bir şiirsel söylemin mevcud olmadığını ifâde etmektedir.

Bu neden böyledir? Böyledir, evet, çünkü Lévi-Strauss’un haklı olarak işaret ettiği gibi, yaban insan bir ‘bricoleur’dür;- ‘bricoleur’ yani, eldeki dar ve sınırlı imkânlarla gerçekleştirilebilmesi sözkonusu olamayan işleri, o dar ve sınırlı imkânlarla gerçekleştiren kişi. Yaban insanın ilk konuşmalarında sözdağarı [vocabulaire], dar ve sınırlıdır; dolayısıyla, sözdağarı geniş bir dilde farklı iki kelimeyle atıfta bulunulan iki ayrı objeye, yaban insan, aynı kelimeyle gönderimde bulunabilmektedir.

Cassirer’in verdiği örnekle söylersek, meselâ, sözdağarında ‘yılan’ kelimesinin bulunduğu, ama şimşek için henüz ayrı bir kelimeye sahip olamayan yaban insan, benzeşim yani analoji yoluyla, şimşeğe ‘yılan’ kelimesiyle