Jeff Vail etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Jeff Vail etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

08 Eylül 2011

*Bir İktidar Teorisi – Bölüm 1-2 , Jeff Vail

6 Ağustos 2007

Bir İktidar Teorisi – Bölüm 1 – 2
Çoğu kez dünyanın yapısını merak etmişimdir. Eylemlerimizi ve arzularımızı ne yönlendirir? Neden modeller tarihin her aşamasında kendilerini tekrarlıyor gözükürler? Neden fakirler zenginlerden sayıca fazladır? Bazı kozmik talimat kitapçıklarında dünya için tasarlanmış planlar bulabilir miyim – eğer bulamazsam, hangi güçler onun gelişim yönünü tanımlamışlardır? Basitçe etrafımdaki dünyaya yüzeysel olarak bakmak, hiçbir zaman tatmin edici cevaplar sağlamadı. Kendimi ve çevremi anlama arzumdan kaynaklı olarak, sözde gerçekliğin dokusunu anlamaya çabalamıştım, mikroskopikten evrensele – nasıl ve neden bu şekilde işliyor. Süreçte, algı ve gerçeklik arasındaki farkı anlamaya başlamıştım. Fark ettim ki; gerçeklik bir algı”dır”, tıpkı her şeyde olduğu gibi. İrrasyonel varsayım, “olma”nın kutsallığına duyulan inanç, gerçekliğimizi maskeleyen temel gibi görünüyor.
Binlerce yıl boyunca, birçok dinin mistikleri ve bilgeleri gerçekliğin bu izlenimini sorgulamışlardı. Gerçekliği “Maya”, bir illüzyon olarak adlandırırlar. Budistler, Hristiyan Gnostikler veya Sufi Müslümanlar için aydınlanmaya giden yol, kişinin bu illüzyon boyunca görmesini gerektirir. Bilimsel topluluk bu belirsizliği reddetti ve gerçekliğin karşı tanımlamasını sundular. Galileo ve Newton’un örneklerini izleyerek, bilim insanları dünyayı “nesnel olarak” tanımladılar – yeterince yakından bakarsan, ve somut bir yapı, mutlak bir derin-gerçeklik ortaya çıkıyor dediler. Bununla beraber, 20. yüzyılda kuantum mekaniği, antropoloji ve psikoloji alanındaki gelişmeler bilim ve mistisizmin uygunluğunu desteklemeye başladı – her iki görüşün de doğru, ve

*Bir İktidar Teorisi – Bölüm 3 , Jeff Vail

Bir İktidar Teorisi – Bölüm 3


Kabaca 4 milyar yıl önce Dünya’da, “yaşam” dediğimiz şeyin başlangıcı göründü. Kendini eşleme ve doğal seçilim, nihayetinde basit organizmaların, DNA molekülü gibi moleküler modellerde kodlanmış bilgi geliştirmesine ve bu bilgiyi aktarmasına izin vererek, gittikçe artan karmaşık moleküler modellerin evrimini kolaylaştırdı. Bu genetik modeller gezegenimizdeki tüm biyolojik yaşamın temelini oluşturdu. Standart evrimsel hikaye, zamanla modellerin ayrı genler – etkin olarak birleşmek ve üremek için herbir tür tarafından kullanılmış aletler – içersinde bir araya geldiğini anlatır. Bu hikaye şuan yanlış görünüyor: oldukça sık ifade edildikleri gibi, genler kendi oluşturdukları türlerine hizmetçi gibi davranmazlar. Richard Dawkins’in 1979 yılında yayımladığı kitabı Bencil Gen‘de açıkladığı gibi, organizma kendini çoğaltmak için geni kullanmaz. Gen, daha ziyade, üreme için ev sahibi olarak organizmayı kullanır. Bu hemen göze çarpmayan, hatta eleştirel bir – bu iktidar-ilişkisinde gen organizma üzerinde kontrol kullanır – ilişki yaratır. Pek çok insan bunu genlerimizin bizi araç olarak kullandıkları ürkütücü bir farkındalık olarak deneyimler – bizi kontrol eden gen!
Genlerimiz çeşitli metotlar ile üzerimizde iktidar uygularlar. Genetik olarak bizler ev sahipleri için ister istemez yararlı değilse bile, gen için yararlı olduğu ispatlanmış şekillerde davranmaya programlandık. En temel seviyede, gen yaşamını sürdürmeyi garanti altına almak için beyin kimyamızın yapısıyla içgüdülerimizi özenle programlayarak üzerimizde iktidar uygular. Cinsel arzu, örneğin, genlerimiz için bir araç görevini görür. Yavrulama eyleminden alınan fiziksel zevk üreme oranını arttırarak ve böylece ortak genlerin yayılmasını güvence altına alarak, yavrulamanın meydana gelişini arttır. Bu teori cinsel zevki doğal seçilim testinden geçmiş bir metod olarak görür – çok iyi işe yaradığı için var olur ve gelişir. Benzer şekilde, insan sinir sistemine bağlanmış savaş ya da kaç tepkileri, yaşamı uzatma yeteneklerini ispat ettikleri için vardır. Savaş ya da kaç tepkisi, ev sahibinin genlerinin yaşamlarını sürdürmeleri ve üremelerine yol açacak şekilde bireyin üreme yaşına ulaşma şansını arttırır.
Genler bilinçli olarak hayatta kalma stratejilerini planlamazlar. Gelişimleri doğal seçilimin temel mekanizmasını takip eder: eğer gendeki rasgele bir mutasyon bireyin hayatta kalmasını ve üremesini çok daha olası kılıyorsa, o halde ortak gen, gen havuzundaki sıklığını büyük olasılıkla arttıracaktır. Kıt kaynaklar için rekabet ve çevresel baskı, üremek için hayatta kalabilecek bireylerin sayısını sınırlar. Zamanla, genlerindeki

*Sembolik Düşüncenin Doğuşu, Bir İktidar Teorisi – Bölüm 4 , Jeff Vail

SEMBOLİK DÜŞÜNCENİN DOĞUŞU – Bölüm 4

Sembolik düşünce – belirli bir biçimde yeni soyut betimlemeler ve mecazlar yaratma yeteneği – insanları diğer türlerden ayırır. Sembol, memlerin alt sınıfına aittir – bir nesnenin veya kuvvetin soyut bir betimlemesi olarak tanımlanır. İnsanın sembollerle çalışma yeteneğini ortaya çıkaran genetik gelişmeler, dilin, yazının ve dinin gelişimine neden oldu. Primatlar (ve diğer bazı hayvanlar) sembolleri tanımlayabildikleri farklı yeteneklere sahiptir. Koko gibi goriller, varolan sembolleri basit şekillerde birleştirmiş ve uygulamışlardır. Ancak, yeni semboller icat etme, yeni betimlemeler ve bağlantılar yaratma yeteneği, genlerimiz ve memlerimizin simbiyotik gelişiminin en büyük başarısı olduğu kadar eşsiz bir insan özelliği olarak kalır. Sembole hakim olma, insanları ve insan toplumunu benzersiz kılar.
Olgunlaşan semboller yaratma ve kullanma yeteneğiyle birlikte tümüyle yeni bir karmaşıklık evreni memin önüne serildi. İnsanın sembol yaratma ve kullanma yeteneği sözlü dilin türeyişine yol açtı. Fiziksel adaptasyonlar daha geniş ve daha kontrollü sesler oluşturma yeteneği sağlayarak dilin gelişimine katılmaya devam ederken, dil aslında semboller üzerindeki zihinsel hakimiyetimizden doğdu. Karmaşık diller, grup

*Tarım: Geçmişimizle Aramızdaki Köprüyü Yıkmak, Bir İktidar Teorisi – Bölüm 5 , Jeff Vail

Tarım: Geçmişimizle Aramızdaki Köprüyü Yıkmak

– Bölüm 5
Tarımın ortaya çıkışı insanlık üzerinde tarihimizdeki diğer herhangi bir olaydan çok daha büyük bir etkiye sahipti. Tarım, sınırlı kaynaklar ve daha karmaşık sosyal yapıların oluşumu için rekabete yol açan artı değeri ve kuvvetlendirmeleri yarattı. İnsanlığın milyonlarca yıldır var olan genetik evrimini sonlandırdı, ve en sonunda insan davranışı üzerinde genden meme doğru bir iktidar geçişini tamamladı. Bugün uygarlık olarak tanımladığımız şey için alt yapıyı hazırladı. Büyük ölçüde, insan tarihinde büyük bir ileri sıçrama olarak tanımlanmış olan tarım, gerçekte gündelik yaşamlarımızı bencil bir kültürün kontrolüne boyun eğdirmekten başka bir şey yapmamıştır.
Tarım ve mem önemli bir simbiyotik gelişim periyoduna girdiler. Bununla birlikte kanıtlar sembolik memlerin tarımdan binlerce yıl önce ortaya çıktığını gösterir. Bunlar başlangıçta paralel gelişmeler olarak gözükmediler – tarım sembolik düşüncenin kuvvetlenmesine neden olurken, sembol önce çiftçinin yolunu açtı. Sembolik akıcılık, tarımın benimsenmesi ve kuvvetlenmesi için gerekli olduğu kanıtlanmış, insan toplumu içersindeki yapıların gelişimine fırsat verdi. Bu tarz yapılardan biri olan toprak sahipliğinin soyut kavramı, bölgenin

*Bir İktidar Teorisi – Bölüm 6 , Jeff Vail

Bir İktidar Teorisi – Bölüm 6
Şimdiye kadar hayatlarımızdaki iktidar-ilişkilerinin iki farklı bağlantı noktasını göz önünde bulundurmuştuk: gen ve mem. Genetik evrim milyonlarca yıllık sürede meydana gelirken, kültürel evrimin ilerleyişi kuvvetlendirme ile birlikte üssel olarak hızlanmıştı. Pleistosende tüm bir kuşak boyunca sürebilen yeni memlerin gelişimi, şimdi bir yılda, bir günde ya da daha kısa sürede ortaya çıkabilir. Kültürümüzün artan faaliyet alanı ve bu alanların birbiriyle bağlanabilirliği memetik yapılarda şaşırtıcı gelişmelerle sonuçlandı. Özellikle, memetik ilerleme dikkate değer iki kültürel yapıyı mümkün kıldı: pazar ve devlet. Bu kurumlar sebebiyle insan toplumu basit kabilelerden küresel imparatorluklara doğru değişti.
Pazar, kapasite ve arzuyu birleştirerek bilgiyi işleyen memetik bir varlık görevi görür. Mem-güdülü tüm insan aktivitesi, her birinin arzu edilen girdilerini ve olası çıktılarını tamamlayıcı bir uygunlukla birleştirerek organize etme yeteneğine sahiptir. Pazar, mükellef hediyeler aracılığıyla artı değer ve özel ilgi alanlarının değiş tokuş edildiği gruplar arası ziyafetlerden, sayısız ürünün küresel üretimini, nakliyesini ve tüketimini denetlemek için değer kullanan bilgisayarların aracılık ettiği değiş tokuşlara evrilmiştir.
Devlet çoğu kez pazardan ayrılmayan ve onunla yakından alakalı bir gelişme olarak ortaya çıkar. Kişiler arası iktidar-ilişkilerinin kademeli olarak kuvvetlendirilmesi ve insan aktivitesini yöneten kültürel kurumların gelişimi, çevresel kaynakların artan kıtlığından kaynaklandı. Nüfus arttıkça ve çevresel kısıtlamalar rekabet eden gruplar üzerinde seçilim baskıları yarattıkça, kaynaklardan daha etkin yararlanma ve nüfusları yönetme yeteneğine sahip gruplar varlıklarını sürdürdü ve geliştiler. Daha gelişmiş pazarlar – ekonomik rekabette başarı

*Bir İktidar Teorisi – Bölüm 7 , Jeff Vail

Eskilerin “bilgi güçtür” deyimi pek çok kişinin düşündüğünden çok daha doğru görünür. Teknoloji tam olarak tekniklerin ve süreçlerin bilgisine indirgenebilir. İyi veya kötünün antropomorfik niteliklerine sahip olmadan, bilginin kendisini canlı olarak düşünmemeliyiz. Fakat teknolojinin uygulanması, canlandırılması kullanıcıları için dahili ve harici iktidar-ilişkileri yaratır. Tarımı tekrar ele alırsak, bu teknoloji; çoğu kez gözetilmemiş ve gönülsüz olan kullanıcılarından talepte bulunan net bir iktidar-ilişkileri örneğidir. Tarımcılar, tarımın tenik-bilgisinin istihdamlarında belirli sembolik yapılar, bütünüyle yeni iktidar-ilişkileri kullanmak zorundadırlar. Bu yeni iktidar-ilişkileri teknolojinin gizli taleplerini ifade eder. Tarım, üretim yapılarını yaratmak ve savunmak için mülkiyete, yerleşik nüfuslara, hiyerarşik devlete ve sosyal katmanlaşmaya gerek duydu. Tarım tehlikeli biçimde kendisinin devam etmesine gerek duyan nüfus yoğunluklarını destekledi. Birçok çevre koşulunda yaşayan insanlar tarımı terkedemezlerdi. Çoğu ekosistem, eğer nüfus avcı-toplayıcı üretim tarzına geri dönerse yalnızca daha düşük nüfus yoğunluklarını destekleyebilirdi. Bu yüzden, tarım teknolojisini özünde “kötü” olarak tanımlamamalıyız. Fakat tüm teknolojier gibi o da kullanıcıları üzerinde güçlü, beklenmedik ve çoğu kez geri döndürülemez etkilere sahip olmuştur.
Montaj hattına karşı zanaatkârın durumu teknik-bilginin benzer bir örneğini gösterir. Kullanıcı için değer

*Bir İktidar Teorisi – Bölüm 8 , Jeff Vail

İlk kez Bölüm 3′te sorulan soruyu hatırlayalım: temel teşkil eden genetik ve memetik iktidar-ilişkilerimizin farkındalığını elde edersek, bireyselliğimiz ne olacaktır? Yalnızca iktidar-bileşiklerinin taşıyıcılığını mı yaparız? Özgür iradeye ve bireysel özdeşliğe sahip miyiz, ya da genlerimiz ve memlerimizin çoğalmak için bizleri kullandıkları bir yapıdan başka bir şey değil miyiz? Rasyonalite ve ego arasındaki çatışmayı ortadan kaldırabilir miyiz?
Susan Blackmore, The Meme Machine kitabında, kültürümüzün tebaası olarak kaderimizi kabul etmeyi savunur. Fakat önceden de söz edildiği gibi, denetimsiz kalmış kültürümüz eninde sonunda ya insanlığın ya da çevrenin sınırlamalarını ihlal edecektir. İnsanlığın sonuna, Dünya’daki yaşamın sonuna, ya da her ikisine birden götüren bu tarz bir yaklaşımı reddetmeliyiz. Teknoloji de insanlığın mutlak özünü tehdit eder. Genetik mühendisliği ve nanoteknoloji bireyin mutlak özünü yok ederek, bilinci bireyden gruba kaydırabilir. Francis Fukuyama tam da böyle bir olasığın uyarısında bulunur, fakat “ilerleme insanlığın son bulmasına hizmet etmediği sürece kendimizi kaçınılmaz teknolojik ilerlemenin köleleri olarak kabul etmemeliyiz.” ifadesini kullanır. İleriye doğru bir yol vardır; birbirimizle, Dünya ile ve iktidar ile mantıklı, tatmin edici bir ilişkiye götürecek bir yol. Böyle bir yol iki öncelikli kavramı iyice anlamamızı gerektirir – biz kimiz, ve hangi vizyon için çalışmak istiyoruz.
Biz kimiz, önceki bölümlerde açıklamasını gördüğümüz gibi – gen ve memlerin taşıyıcıları – kendimizi en iyi ne olarak açıklayabiliriz. Şu anda çözmek zorunda olduğumuz en zor soru, özdeşliğimizin doğasını en iyi nasıl tanımlarız? Kendilik duygumuz – egomuz – da bedenlerimiz gibi aynı efendilere hizmet eden bir ilüzyondan başka bir şey değiller mi? Gerçek özü yalnızca evrimin aldatıcı bir yapısıyla değil de kendimizle özdeşleştirebilir miyiz? Eninde sonunda kaçınılmaz şekilde farkına varacağız: bireyselliğin özü yoktur. Ego-yanılsaması dışındaki varlıklara fayda sağlayan araçlar olarak inşa edilmiş yığınlarız. Platon’un mağara alegorisindeki gibi, tüm paradigmamız, kendilik duygumuz, memlerin bilincimizin duvarlarına yansıttığı gölgeleri esas alır. Doğamızın

*Bir İktidar Teorisi – Bölüm 9 , Jeff Vail

İnsan toplumunda istikrar ve sürdürülebilirliğe giden yol memetik kontrol yapılarının bilinçli şekilde değiştirilmesinde yatar. Kültürel elementleri, teknolojileri ve politik-ekonomik yapıları bireye uygun olması için dokumayı öğrenmek, mem ile ilişkimizin detaylı bir anlayışa ihtiyaç duyar. Bu sırasıyla iki ana faktör üzerine düşünmeyi gerektirir: memlere bağımlılık yaratmadan onları özgürce kullanabilme becerisine sahip olduğumuz bir seviye, ve belirli teknolojiler gibi seçilmiş memlerden yararlanmak için kabul etmek zorunda olduğumuz ilgili iktidar-ilişkileri. Fransız filozoflar Giles Deleuze ve Felix Guatari tarafından önerilen basit bir sembolik model, memetik yapılara bağlı kalmadan onlardan yararlanma yöntemi sunar: hiyerarşiye karşı köksap kavramı. Köksap bizlere evrimsel olarak başarısı kanıtlanmış diğer bir model sağlar. Hiyerarşi modeline karşılık, ve pek çok yönden zıt olarak davranır.
Baskı altında kalmış insanların tarihi boyunca, hiyerarşinin tecavüzlerine sabrı kalmamış, var olan elitlerin üzerine kendi çıkarlarını yerleştirecek yeni bir düzen oluşturmak için isyan eden çeşitli örnekler vardır. Zamanla, hiyerarşik yapılar bu tarz doğrudan saldırılara karşı etkili savunmalar geliştirmiştir. Başarılar devrimler güce güç ile karşı koymak için kendi hiyerarşik yapılarını yaratmış, fakat süreçte ilk başta isyana neden olmuş gerçekleri kurban etmiştir – piramidin en altındakilerden yararlanma arzusu. Tarih, hiyerarşik yapıların kabulünün hiyerarşiyi yıkacak grupların eylemlerini geçersiz kıldığını gösterir, ve sağduyu bunu onaylar. Herkesçe bilinen bu mantıksal gerçeğe rağmen, devrimden sonra devrim düşüncesi aynı yolda ilerledi: devrimciler hiyerarşilerin güçlerine karşı koymak için hiyerarşik biçimler uyguluyorlar. Hiyerarşiye dair çözüm doğru uygulamanın başarısızlığında (Marksistler tarafından Marksist başarısızlıkların standart eleştirisi) değil, hiyerarşinin kendisinin temel yapısında bulunur. Hiyerarşinin yapısında esas olan eksiklikleri ortadan kaldırmak için, hiyerarşiyi bir örgütlenme prensibi olarak terk etmek zorundayız. Hiyerarşiye karşıtıyla karşı çıkmak zorundayız: köksap.
İsmini bambu ve diğer otlar benzeri bitkilerin yapısından alan köksap, birbirine bağlı fakat bağımsız düğümlerin ağ-benzeri yapısı sıfatıyla hareket eder. Doğası itibariyle, köksap evcilleştirme, monokültür tarım, iş bölümü ve merkezi devlet gibi önemli hiyerarşik yapılar ile uyumsuzluk gösterir. Hiyerarşiden farklı olarak, köksap yapısının iktidarın merkezileştirilmesiyle uyumsuz kaldığından içten sömürüye maruz kalamaz. Memleri bilinçli olarak düzenlerken yapısal bir iskelet sağlar. Köksaptaki her düğüm daha büyük yapıdan özerk kalır, fakat düğümler bağımlılık yaratmadan düğüme yarar sağlayan daha büyük bir ağda birlikte çalışırlar. Birey seviyesindeki iktidarı odaklayan, daha büyük amaçlar başarmak için potansiyel ve esneklik sağlarken